21 08 2015

Bleuler, Kraepelin, gevşeme, çözülme

Bleuler 1898'de Burghölzli'nin başına geldiğinde, kelime ilişkileri testini Franz Riklin ile Jung uyguluyordu. "Bu testi hastalara da sağlıklı kişilere de uygulayın," dedi. Hastalarla (aslında herkesle) kendi inceleme / anlama yöntemlerini kullanarak uzun vakit geçirdiği gibi, psikolojik test uygulanışını da izledi. Kraepelin'in aksine, hasta - sağlıklı ikiliğinden, keskin ayrımlardan uzak olan, gözlediğini normal - anormal arasında bir yere yerleştirerek anlamlandırmaya çalışan bir hekimdi. Mutlak sağlık ve hastalık ayrımından uzak duruşunun etik değil yöntemsel bir nedeni vardır: Kraepelin ne kadar tümdengelimci, tümel  peşinde koşan, inançlı bir bilimci ise, Bleuler de o kadar tümevarımcı, tümeli sadece hedeflemekle yetinen, şüpheci, işiyle (sanatıyla) bilgi toplayan bir bilimciydi. Asıl işi bilim değil sanat (meslek, zanaat: hekimlik) olan bir bilimci. Dalı: Psikopatoloji. Kraepelin "tanı kartlarının hepsini doldurmaya benim vaktim yetmez," diyesiymiş; yedi yüzden fazla (ve eksik verisi olan) kartları içine düşerek uzun uzun incelediği halde. Git önce eksik veriyi bir tamamla, diyorum okurken; ya da ağabeyinle botaniğe devam et, olmadı, Wundt'la, salt deneysel psikolojiyle.. Tam bilemeyiz tabii.
Bleuler'in psikanalitik yöntemi benimseyişinde, Jung'unkinden farklı bir amacı daha vardı, anladığım kadarıyla. Bilinçdışı kavramının işe yaradığına aklı yatıyordu yatmasına; İsviçreli Freud okurları derneğini kurup başkanlığını yürütecek kadar üstelik; ne var ki, kelime testinin ona ilginç gelmesinin tek nedeni psikanalitik yönteme ilgi duyması ve değer vermesi değildi; bu testin bilinç alanındaki ruhsal işleyişi kavramada da ek bir olanak sunabileceğini düşünüyordu. Yani kurulan ilişkilerden, "serbest çağrışımlardan" yola çıkarak kendi psikopatoloji kuramına malzeme topluyordu. Muhtemelen, öznelliği yok saymaksızın denetleme disiplinine uygun, ayrıntlı / ayrıntıcı, kısacası kendi ölçütlerine göre tatminkâr bir hasta görüşmesi olanağını ancak psikanalitik görüşmelerde buluyordu da ondan. Nitekim Bleuler asosiyasyona çağrışımdan ziyade bağlantı, bağ anlamını yüklemiştir: Afekt ya da düşünce yüklü komplekslerin birbirleriyle, iradeyle ve davranışla bağları. Kelime seçiminde değişiklikler olmuş: Spaltung (splitting) ile disosiyasyonun nüanslarını açıklamaya başlayıncaya kadar bu ikisini birbirlerinin yerine kullandığı olmuş meselâ. Veya, afekt yüklü düşünce, afekt ya da düşünce yüklü kompleks gibi yakın--ve başta müphem olan-- ifadeleri tam açıklamaksızın kullanmış. Ne var ki, bunu titizliğinde eksikliğe yormak haksızlık olur. Unutmamalıyız ki, yoğun ve uzun gözlemle topladığı zengin klinik malzemeyi kullanarak sağlam bir psikopatoloji kuramı geliştiriyordu.
Bugün çağrışımlarda gevşemeden anlaşılan düşünce akışı bozuklukları, Bleuler için pek önemli değildi. Bu yanlış bilgi gitgide yaygınlaşmış. Lockerung (gevşeme, çözülme) ile işaret ettiği, davranışın asıl belirleyicisi olan bağlantıların (asosiyasyonlar), afekt, düşünce ve iradenin birbirleriyle ve / veya davranışla bağlantılarının sekteye uğraması (gevşeme, lockerung) veya kopması (disosiyasyon, spaltung, splitting, çözülme). Bunun davranıştaki yansıması da, ambitandans. Daha uzun vadede ise, davranışa bakılırsa, farklı birine dönüşmüş gibi olmak: "Başka biri gibi" !
Bleuler'de "loosening of associations" var, ama bu, çözülmeye işaret eden, psikopatolojik bir kavram; çağrışımlarda gevşeme gibi bir belirti değil. Bleuler'de "loose associations" yok; o, bir çeviri hatasının ürünü. Almancadan İngilizceye çevrilirken, kitabın "Train of thoughts; splitting" alt başlığı "Train of thought-splitting" gibi çevrilmiş, biraz ondan. Biraz da, ABD'de Kraepelin'e öykünen (ve meselâ Guze gibi becerisi sınırlı gücü yüksek olan) psikiyatristlerin şizofreni biyolojiktir beyanatını düzeltmeye çalışan, hasta görüşmesi yapmayı bilen, meselâ negatif belirtileri görebilen ve Bleuler'i tekrar öne çıkarmaya çalışan psikiyatristlerin, ilginçtir, Bleuler'i daha çok okuduğu belli olanların bazı hatalı anlamaları. Nancy Andreasen ve William Carpenter gibi. Yazmışlar da bunu: Schneider'in o kadar önemi yok, aslolan psikoz değildir... diye. Ama işte, onlar da "loosening of associations"ı hep bir  formel düşünce bozukluğu gibi tanıttılar. Suyun o tarafında beni bi siz anlamışsınız, siz de biraz yanlışlı anlamışsımız, der miydi Bleuler? Derdi--diye atladım vargıya.
Son alt başlık: Bleuler'in şizofrenisi, bu kadar kopuşla, çözülmeyle, aslında tabii ki bugünkü disosiyatif bozukluklardan tamanen ayrı değil. Ruhsal bağlantıların çözülmesi, diyor; başka biri gibi olmak, diyor; travma ve genel olarak yaşantı önemlidir, diyor.... Daha ne? Ankara Tıp'ta disosiyatif sendrom tanısını, beğenmeksizin, mecburen yazardık. Uyduruk değil ki o; Bleuler tarzı. O zamanki hocalarımızı--mesela Gülören Ünlüoğlu'nu--hatırlayınca, aklıma iyice yatıyor bu açıklama. (O zamaki cehalet, delikanlılıktan, bilgiçkanlılıktan işte.)
Şimdiki Jim van Os ve Robin Murray anlayışındaki izi, hem çevresel etmene ayırdığı geniş alan, hem hastalık - sağlık sürekliliği, hem de homojen bir şz kategorisinin geçersiz olduğu iddiası. Ne var ki, onların da bizim de bakış açılarımız Bleuler'e yakın olsa da, veri toplarken--en azından, kendi kendimizi finanse ederek topladığımız, "kurumsal" veriyi toplarken--Kraepelin gibi çalışıyoruz. Hekim şefkatinden ve bilgeliğinden, hatta dümdüz meraktan dahi uzak bir telaşla ve hırsla. İşte bunu sevmiyorum; ya da onun da bir değeri vardır da ben anlayamadım henüz.

17 05 2015

Dublin, Ankara, Ankara

Eve varmaktan ümidi keselim. Yanlış yerden saptık; üstelik yol gitgide alışverişli, ışıklı, tekdüze semiz temiz beyaz balina yemeğine tahsisli yol gibi oldu, kısmette balık varmış, kuzey balığı. Burayı ölmüş bir adam kurmuşmuş, oğulları sürdürmüş, adam herkesi tanıyan, herkesçe tanınan, sins 1900 başları diyor gerinerek servis kâğıtlarında, harfleri aralıklı yazmış. Aidiyet anayla olmuyor, her babayla da olmuyor. Isınma pahalı bu dünyada, otoriteyle anlaşma yapma pahasında; sokak öyle mi, atlarsın, sürünerek dolanırsın, sokak ne verirse yetinirsin, sıfırın altına inersin, kırkın üstüne çıkarsın, felçli gibisin, yok düpedüz felç olmuşsun, ama gözlerin fıldır, içine değil dışına, ne güzel .. 
     O'Connell Street burası. James Joyce Merkezi'ne yakın, resmi merkez. Evi değil; çünkü James evsiz. Ev ılığı aramak için kendini evden dışarı atan biri. Ya da ev taşıyıp duran, karısnı çocuklarını da sürükleyip.
     Evlikler yapmış kendine bir de; her evde kendi atölyesi var, sınırları belli; evlik, o. Tam istediği kadar pis, düzenli, neyse; olur ya öyle.. Karısıyla iki çocuğunu peşinden mi sürüklediği, karısıyla iki çocuğunun peşinden mi sürüklendiği evlerde evlikler yapmış. Örneğini koymuşlar. Yukarı katta. İyi ısıtmıyorlar yukarıyı; tasarruf mu?
    
Vedalaşamıyoruz şimdi. Her gün, vedalaşamamakla başlayıp vedalaşamamakla bitiyor.
     Akşam, diyorum, meselâ, sevdiğime, kaçta geliyorsun? Kasvet bu; hasretten ayrı.
     Durduk yerde hasretliği biliyorum. Ümidi az.  İşte o, kötü. Birlikte kaçma hayalinden medet umar insan; kalırsa ayrı düşecek gibidir.

Neyse, hadi görü...

10 04 2015

Otizm spektrumu 01


    
Leo Kanner (1894-1981), ABD, Johns Hopkins'te çalıştı. Klinik örüntü tanıma becerisi üstün. 1943'ye yazdığı makalesinde [Kanner L. Autistic disturbances of affective contact. Nervous Child 2, 217-250 (1943)], zihinsel özellikleri ve davranışları akranlarından birkaç bakımdan farklı olan 11 çocuk tarif ediyordu.
     Sonradan BBC'nin çektiği bir belgeselde iki özelliği vurguluyor: Derin bir yalnızlık (tekbaşınalık) ve tekdüzeliğin, değişmezliğin sürmesini istemek. 
     "Otizmin boyutu iki mi üç mü?" tartışması süregeldiğinden, Kanner'deki ikiyi özellikle bildirdim. Bir de, bunları bildirirken kulandığı ifade tam güzel, yerli yerinde; en iyi tariflerden biri. Makalenin bütününde, gene, İngilizce'yi çok iyi kullanıyor. Standart lisanla, kısıtlı terminolojiyle yazmamış.
 
 
    Bu makalenin ilk cümlesini okuyan, bilimsel makaleye böyle başlanır mı? diye şaşırabilir. James Koplan, konferansında diyor ki, "çığır açan bir makale bu; bugün böyle başlayan makaleleri kabul etmezler ne yazık ki." Doğru. Bir de, makale 33 sayfa.
 
    
     BBC'nin çektiği belgeselde söylediği de söyleyişi de hüzünlü--ya da, işte, bana öyle geliyor: "Derin bir yalnızlık."
     İyi bir psikopatoloji tarifi (description) empatiye dayalıdır. Mesela, "yalıtım"la kastedilen "kendini yalıtma" mı yoksa "rahatsızlık duymadan ilişki kurmanın güçlüğü, dolayısıyla seyrekliği" mi; işte bunu anlatabilmek için bir kere, önce ilişki kurmaya çalışmış olmak, bunun için gereken ince ayarla uğraşmış olmak gerek. "Otizmi olan kişiler sosyal ilişki kurmaktan kaçarlar" demek mi doğru, yoksa "duyusal uyaranlara yönelik aşırı hassasiyetin veya tam tersinin--fark edemeyişin--sonucu olan bir seçicilik, bir kısıtlanma, sosyal ilişkilerine de yansır" demek mi? 
     Kanner'in ilk 11 vakası, sonraki çalışmalarda incelenen çocuklara, özellikle Rutter'ınkilere kıyasla yaşça büyük: 4-11 yaş arasındalar. Demek, otizmin özgün tanımında "belirtiler 3 yaştan önce ortaya çıkmış olacak" koşulu yok. Resmi tanımlara ilk defa DSM-III'le, 1980'de giren otizm, 1994'te DSM-IV'te yeniden yazılırken böyle bir şart koşuldu. Belirtinin belirme zamanının mesela tifodaki gibi kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılacağına, üstelik bu tespitin kültürden bağımsız bir güvenilirliği olduğuna inançları tamdı. Hüsnü kuruntu: Otizmler de, şizofreniler gibi heterojen bir kere: Özellikle belirti şiddeti bakımından, nicel olarak. Hafif vaka geç tezahür eder; geç fark edilir. Kimi kültürde tekdüzelik eğilimi, tekrara yatkınlık ve ihtiyaç hemen göze batar mesela. Tekbaşınalığın hastalık sayıldığı da olur, tuhaf kaçtığı da, saygı gördüğü de. Kiminin yalnızlığında talep vardır, kimininki tekbaşınalıktan ibarettir.
     Ama, işte, "beyin hastalığı" bakışını çok seven psikiyatri, bilhassa buna samimiyetle inanç duyan ABD psikiyatrisi, dedi ki, "otizm denen beyin hastalığı gelişimsel bir bozukluk olup belirtileri 3 yaştan sonra ortaya çıkmış olanlara başka tanılar koymak gerekir". Şöyle sandıklarından: 'Bu hastalıklar somut antiteler, tabii ki biyolojinin kendince keskin kurallarına tabiler, birilerinin başına geliyorlar, o başa gelenin aslında hangisi olduğunu anlamak için dikkatli ve standart muayeneler yapmalıyız.'
     "Anlamak için, görünenin ardındakini bilmek lazım" tasavvuru Thales'ten beri var. İlginçtir, birçok parlak keşif ve icattan sonra. Yüzyıllar sonra. Mısır'da aya bakıp takvim çıkarılması, M.Ö. y 2800. Demek, Mısırlılar M.Ö. 3. binyılda "ne" ya da "ne olacak" sorularını soruyorlardı ama, "asıl neden" gibi bir tasavvurları yoktu. Thales'in güneş tutulmasının vaktini tahmin edişi, M.Ö. 585. Altıncı yüzyıl. Attığı asıl adım bu yeni tahmin mi, "her şey sudur" hükmü mü? Onun--ya da onu ilk felsefeci kabul eden Aristoteles'in--aklında böyle bir ayrım olduğunu sanmam--öyle sanmayan da çoktur sanırım. Thales için gözleme dayalı tahminle görünmeyen nedeni arama, farklı zihinsel etkinlikler değildi; onlar sonradan farklı sorular, taraflar olarak görülmeye başladılar. Aristoteles, gene, çeşit çeşit doğa, hayvan vs. gözlemleyip, bugün cevabı çoktan verilmiş sorularıyla ontoloji sorularını bir, tek bir hayat süresinde sordu. Ontolojide, metafizikte sorduklarını anlamak için dahi daha çok çalışmak lazım. Canlıların yaşam döngülerine ise, bakıp görüyoruz, biliyoruz işte.               
     Bilimde, görünenin ardındaki uyumu--ki logos ilk, budur, Heraklitos'un deyişiyle, ilahi olan ve insana söyletilen söz--arayan da oldu, büyük sorularla uğraşmayı istemeyenler de. Tıbba, sağlık mesleğine, kıymetli: Hipokrat "kutsal hastalık" beyinden köken alır hükmüne vardı; doğru: Epilepsi beyin hastalığıdır. Demek, (1) dalakla, sözgelişi, ilişkisi, olsa olsa talidir, (2) kişiye özgü, öznel yaşantılarla tezahür etse ya da öznel yaşantılarla tetiklense de, her nöbet beyinden köken alır.
     Meslekler, zanaatler "görünenin ardındaki"ne ilişkin büyük sorularla uğraşmak zorunda değil ama, görünenin hemen ardında doku ya da molekül olduğu yanılgısına da düşmemeli. Psikiyatride ilk görünenin, en kolay seçilenin ardında birçok tutum, davranış, beceri, niyet, kasıt, becerilerde yeteneklerde farklılıklar vs var. Söylenenin ardında, gene, çeşit çeşit anlam var. Metafizikten, ontolojiden söz ediyor değilim: "Yalnızlık çekiyorum" sözünün hemen ardındakini "görmek" için teknolojik donanıma gerek yok: "Nasıl yani?" desem yeter. "Yalnızlıkla neyi kastediyorsunuz?", "başkaları ne diyor?"... Kolay.
     Daha iyi hekimler (uzmanlık değil doktora sorularını soranlar, bilimciler: doktorlar), geçerli örüntüleri bulup çıkarabilenler işte. Geçerli olanı: Özgül--mutlak biçimde özgül--neden bulunmasına katkıda bulunabilecek, ya da bunu bizzat sağlayacak kadar doğaya-yakın. İlkine örnek, otizm, ikincisine örnek Down sendromu.   
     1988 ile 1990 arasında, görünenin hemen ardında DSM tanılarının dizili olduğu inancını beslemiştim. Onlar orada duruyordu da iyi bilen iyi bakan görüyordu. Onu gören, daha da arttaki moleküle ya da neden olan yaşantıya ulaşacak, bulup çıkaracaktı. Hayat çok zor oluyor o zaman. Neyse, geçti. 
     Kanner'in makalesini okumak bile yeter aslında, şunu anlamaya: Otizm spektrumu denen özellik kümelerinin farkına ne zaman varılacağı, bakana, baktığı kültüre, bakılanın niteliği gibi niceliğine de göre değişir.  İyi bakmazsak bu kişilerde zeka geriliği ya da şizofreni var sanırız. Kanner de yanılgıya en çok bu iki tanıyla düşüldüğünü söylüyor; diyor ki, "bu çocuklara yanlışlıkla en çok koyduğumuz tanılar, akıl zaafiyeti ile şizofrenidir."
 
 
     İlk on bir çocuktan üçü konuşmuyormuş. Ya hiç ya da beşten az kelimeyle. 1956'daki makalesinde Eisenberg'le birlikte, bir düzeltme yapıyor: Lisan kusuru merkezi bir özellik sayılmamalı, diye. Anababadan çok ayrıntılı anamnez almış; EEG'leri fizik muayeneleri var.
     Otizm sözünü Bleuler'den, onu şizofreni tanımından almış. Almasaymış, belki daha az yanlış anlaşılırmış. Neden? Çünkü sonra şizofreni, otizm, çocukluk çağı şizofrenisi, erişkinlikte otizm ve bütün bunların hafif formları birbirine karıştı hep. Devam edeceğim. Eugen Bleuler, gene. Ama sonra, yenilerle: Hans Asperger, Michael Rutter, Lorna Wing
     Özet, çerçeve şöyle: 
 
 

9 04 2015

Shoot and drive: March

Gawk at the leaden green, the laden green, Shoot and drive. Unladen, light.
For March yields, March is good enough, May is selfrighteous, May is way too vain.


5 04 2015

The Earthian Brain 2.I


"Tons of isopropionate unloaded yesterday," writes Flatty, a young Erythroican from the fifth Julian millennium BCE, and guesses that this is preparatory work for a group potentiation to take place on the following day.
     The tomb houses volumes of papyri on top of his remains.
     He goes on to describe in his 7K year-old diaries the characteristics of the rich soil in the Neuropilic Crescent, and speculates that isopropionate consolidated the functional connections between singular rooms in wisdom centers.
     The picture depicts a crosssection of the fertile soil rich in isopropionic acid. Note the increase in arborization and the size of epiarboric spines as they approach the Fertile Crescent.

6 03 2015

Science trivia 02

Bleuler and Kraepelin were active proponents of the abstinence movement. Bleuler contributed more as a decent family man than as a devoted Christian. Not being even much of a church goer, involvement in the abstinence movement was for him a socially motivated value choice justified by religion.
     There are parallels in his apparently hesitant reception of Freud. Bleuler must have appreciated the therapeutic potential of psychoanalysis and enjoyed the objective observation that the method afforded.
     I'm tempted to speculate, though, that the philosophical implications of the drive theory had escaped this healer mind: His altruistic more than politically critical perspective must have missed the harshness in human nature. All that desire and violence!
     Moderation is my key concept in understanding Bleuler's choice of method and theory--and values, of course.
     Bleuler, the humanistic enlightened Christian scientist physician of the early 20th century: Keen observer, brilliant physician, pattern spotter... Struggled to maintain a balance between empathy and objective observation. Nosology mattered. And correct, if not ultimate, classifications. He was the category-maker of the twentieth-century psychiatry.
     Aristotelean, yes, indeed!
     No wonder he regretted the introduction of psychoanalysis to Burghölzli, when Jung recklessly--and bravely and irresponsibly--promoted a Platonic attempt at a new psychoanalysis.
https://instagram.com/p/z2T0FgjeQL/

5 02 2015

Dedikodu 01

Alfred Wölfli, 1930'da, 66 yaşında Waldau'da öldü. Bern'deki bu akıl hastanesine psikopati teşhisiyle kapatılmıştı. Taciz mağduruydu, tacizciydi; çocukluktan, çocuklara, sırasıyla. Psikiyatrik tanılar o zaman da psikopatoloji değerlendirmesini tam olarak yansıtmıyordu. Hele kapatma denetim barınak işlevlerinin hepsini gören kliniklerde, hiç. İdari amaçla kullanılanlar, hiç.
     Wölfli'nin ince ince çiziktirdiği renkli resimlerin Fransa'daki art brut'ün, ham sanatın benzeri olduğu söyleniyor. İngilizce'de outsider art: İmza atanlar, dışarlıklılar, ressam sayılmayanlar, camiaya ait olmayanlar, alaylılar. Ham, yontulmamış, amatör, niteliksiz. Avustırya'da Kunst von Innen: İçerden gelen resim: İçerdeki dışarlıklıdan gelen. İçten gelen olabilir, olmayabilir; samimiyetle ilgisiz.
     Çiziktirmenin amacı, sıkıntıdan kurtulmak, tekdüzeliğe tahammül etmek mi? En azından Wölfli için? Dışarda bulamadığı zevki gitgide içerde bulmaya başladıysa sonradan?
     Belki çiziktirmeden çizmeye geçmiştir, kendi içine daldığında gördüğünü ifade etmeye değer bulduysa?
    Sonradan psikopati tanısına şizofreni tanısı eklenmiş.
     Depo hastanelerin, hasta kadar doktoru da yoksullaştıran, içini boşaltan boşluğu vardır. Bakırköy'deyken depo servis vizitlerinde beynim som sütlaç olurdu. Vizit, yani, nasılsın, iyiyim, nasıl hemşiranım, iyi, ordır, aynı, 40 mg Norodol.
     Sakinler sıraya dizilip sakinleştirici dozu ayarlamamızı beklerdi, topumuzun aklımız kıtalırdı.
     Hastaların akıllarının sadece depo hastanelerde yoksullaştığına en iyi delili sunan çalışma, kanımca Heaton'ın takip çalışmasıdır. Heaton, meşhur Wisconsin Kart Eşleme Testi'ni geliştirmiş olan psikologdur.
     Düz yazı yazmak ne ağır iştir, nasıl bir disiplinmiş, hayranım. Ulysess' in Bloom'una esin olan Svevo, Svevo ile galiba Kafka'nın, ama Svevo'nun kesin, izinde, işte oralarda İsviçre Avusturya dolanan Tezer Özlü, hep acımayanlar kendilerine hiç.
     Wölfli'nin Waldau'da öldüğü yıl, dört yıl sonra Waldau'dan az ötedeki Burghölzli'ye, Zürih akıl hastanesine yatacak olan Lucia Joyce, Joyce'un, James Joyce'un, Bloom sayesinde iyice özgürleşen James Joyce'un kızı, Samuel Beckett'le görüşmeye konuşmaya çıkmaya flört etmeye başladı. Beckett Lucia'yla tanışmamış olsa kızın akıl hastalığı fark edilir miydi, çünkü annesiyle babası, James Joyce - Nora Barnacle, yekvücut idiler, gözleri dışarıya kapalıydı. Sanatçının yaşlanmakta olan bir adam olarak gözleri.
     Psikanalizi hor gören James Joyce'un akıl hastanelerine yönelik tutumunun bilgisinin önbilgisinin yargısının ne olduğunu bilmiyorum. Lucia'yı, psikanalizle gelgitli Freud'la da tam bi valansı-değişken bi ilişkisi olan Bleuler tedaviye alamazdı. İçine bakma eğiliminin deliliğin temel taşı olduğunu gören bu Bleuler, Burghölzli'den yedi maalesef yıl önce emekli olmuştu. Rezerpinin antipsikotik etkisini keşfeden oğul Bleuler yani Manfred Bleuler değil, baba Bleuler, 4A Bleuler. Kızın Paris'e nakledilinceye kadarki tedavisini Carl Gustav Jung üstlendi. İçine iyice içine.
     Wisconsin'ci Heaton'a, maalesef, eğlendim güldük bitti, takip çalışmasına: Şizofreniye çekirdek bir özellik bulunacağına en deneyimli zeki akademik hekimlerin bile inandığı, ümitlerin tazelendiği doksanlı yıllarda, şizofreninin talaşının altındaki magmaya ulaşıldığı, amaaan çok kötü, evet, zaten homojen bir substrat olduğunu biliyorduk, işte ona nihayet ulaşıldığını, bunun da bilişsel işlevlerin bir alaşımı olduğu zannını güçlendiren çok çalışma yapıldı. Yani şizofreni dediğimiz tırnak beyin hastalığının kapa tırnak altında bilişsel işlev kusurları yatıyordu. Tüh, yatmaya tırnak açsaydık. Öğrenmede, yani yakın bellekte, işlem belleğinde, dikkati canlı tutmada, strateji oluşturmada, gördüğünü kavrama çevirip esas örüntüyü keşfetmede kusurlar. Sereserpe.
     Onların çoğu, örneklemler büyüyüp de gerçek ortalamalara ulaşıldığında--yani gerilendiğinde--anlaşıldı ki, hüsnü kuruntuydu; toparlandılar. Gene de Heaton'ın çalışmasının kıymetli tarafı, akıl hastanelerinde aklın daha da gittiğini göstermiş olmasıdır. En saygın bir dergide, Saykin'in da, gene değerli bir çalışmacı, çok sevdiğim bir bilişsel işlev eserinin yayımlandığı Archives of General Psychiatry'de basılmıştır. Arch Gen Psychiatry, birazdır JAMA Psychiatry adıyla yayımlanmaktadır. Adının değiştiğini öğreninceye kadar ben onu bitti sandım bir süre; unutabileceğim bir üzüntü anısı. Archives... fetişti.

14 01 2015

3. Kuğu

 Sokağın başına çökmüş, eğreti, zarif. Utanıyor mu, yerini mi sevmemiş, ... Bulutlu ve düzenli caddelere döneceğiz.
     Az arabalı sokak bizimki; tertemiz yamyassı caddeye dikilir... De kendisi kara kuru mu sanki, eğri büğrü mü.
     Başlıkları en üst satırının da üstüne yazıyorlar, görgüsüzce sanki.
     Başını kısıtlamak için eğmiş mi, kavisli uzun boynu beni yanıltıyor mu, kavisli uzun mevzun boynu beni zaten hep yanılttı da ben onu başı öne eğik mi sandım? Onu da kısalmak kısıtlanmak için eğdi sandım? Yani aslında başı her zamanki gibiymiş eğik gibiymiş mi demem lazım?
     Hardenberglinin, madenci mühendisin bakımıyla yükümlüsü gibi sanki. Saf som lekeli.
     Hardenbergli beni andı,
     Bu onu.. Hardenberglinin evindeki cevvalimsi safdil kadın onu kendi memleketine götürmüş ya, açılsın diye... Terli terli... ? İşte onu çağırdı bu, sokağın başındaki.
     Somurtuyormuş oğlan, varsın somurt.. Yok, götürmüş. Delikanlıları kapalı bırakmıyorlar; mütecaviz gibi.   Kabuklarını hiç soymamak mı lazım, kendileri çıkartır sakallarını.
     Baba evinden kalkan kara kompartmandaki yanlarına efendiden tacirler düşmüş.
     Demişler ki "annen güzel sen şair", "baban da mı şairdi?", sonra, "hürmetler han'fendi?"
     Delikanlı da bir sakal atmak istemiş ortaya, belagati kendinden menkul hocasını açmış ortaya, yersiz yurtsuz.
     Adam demişmiş ki, tecrübeyi hesaba dökenler vardır, hesap yapmaya yüksünmeyen, sezmekle kalmakla yetinemeyen, veya sayamazsa eksiklenen, sayamadı sanırlar sanıp, veya sezemediğinden saymaya başlayan, bir de seziverenler bir çırpıda, mırıldanmaksızın dökenler sözü, bazen dökmeden hemen önce sonunu mırıldanarak gerçi, içinden düşünmeyi bitiremeyip, sonunu saçarak mırıldanarak, sözün sonunu yayılarak sıçratarak, ki nereye sıçrayacağı belli olmaz onun nereye leke yapacağı.
Sen bakmadan yaz, konuş, evladım, sen mırıldanasın inşallah.
     Spekülasyon bunlar; ne yalanlanır ne onaylanır; kuğu konuşmaz mühendis öldü.
     Kafa yazısına karşı gelinmez; bir de şu var ki, biz onu kendi yazımız sanıyoruz hep.
     Okumayı öğren, elin başlar, hışır hışır. Daha başlığın yerini öğrenmeden, ana başlığın dahi.
     Nedir ki gerçi, çalışıp işleyip de ne.. Altı üstü, kazılı yazılı mânâya hikâye uydur dur.
     Hep işlemek, döküp saçarak; ninemin dekorundaki televizyonun dekorasyonu zahmetli sakaleti. Yazı, zekâ. Ninemin tığı var ya, o amansız dekoratör gelsin, kessin kağıdımızı,     apansız acıdır. Hem sizin hem benim, biz işlek birer yazıyla okurken.
     Kafa yazımız bizim değil; kafa sesimiz ses değil. Bir kulağımızdan girip öteki kafamızdan çıkar, çıkmaz. Hardal nasıl, burun yoluyla seyahat ediyor ya, işte öyle.
     Ne var ki, hayvan kaldı mı sokağın başında sana, kuş hayvanı, gagası bölük pörçük ... ? Kaldı mı acaba, ben konmuşken konuşmaya? ...
    

Sokağın başına çökmüş, eğreti, zarif. Utanıyor mu, yerini mi sevmemiş, ... Bulutlu ve düzenli caddelere döneceğiz. Evet.
     Hayvan kaldı evet biz daldık hayvanlarımızı hep ihmal ettik. Bugün artık hayvan kaldı mı? Kalmadı; bakmadık da kalmadı yoksa neden.. Bizim birazımızın kendisi hep hayvan kaldı. İçli, yavru, vahşi hayvan.
     Ahh! Tamamen yanılmışım ben, tamamen: Boynu da kavisli, başı da eğik. Evet. Yumurtadan çıkmış, gagası küçük ve bütünken ve pembeyken, şimdi de, al! yumurtlamış. Silelim.
     Gagasını ben kırdım ben taraf gözünü arıyorum, seçemiyorum, çünkü başını  öne doğru eğmiş gibi, yapıştırmam lazım. Çok acıyormuşum, acımaktan onaramıyormuşum, ağlamaktan kuğunun gagasını.
     İkinci sokağın tam başına yumurtlamış. Eğreti oturuyor, zarif, sıcakça, inanmazsak inanmaya..
     Alt başlık uydurmuş, tek konuya değinen. Satır başı olmaz; biraz da gösterişçi gibi.Benden yana olan bakışı hep aynı; sola bakışı. Niyetini anlamak için yeltenmesini beklemek lazım.
     Yelten bakalım deli elmas!
     Kafasını kaldırıp baktı, irkildim. Bana bakıyorsa, hiç güzel değil o bakış: Yeltenenin, siftinenin geniş kalkışı kalkınışı, kalkışışı, bakışı. Kanadın sesi teğet geçer, gagasından bal damlayayazar kafana.
     Ama o kadar çok acıyoruz ki. Karşı karşıya.

12 01 2015

Talepkâr şeyler 03

Bıçağı biletirler, ucu nereye bakarsa artık, akan zırhı dondurup kuşanırlar
Ben soyundum, soyundum, yedek bıçağım var.

Ota eziyet edecekler dişleyip aside batırıp anlatacaklar, anlarım.
Kanlı eti bile anlarım, mecburen, ben sunmadım, yemedim, boşta kaldım gelişemedim.

Obur kül sever, eşya külü belki. Kendiminki de nedir, gene leziz, ayağımın altında gömülü. Yerim, evet.








Bunları da tercüme etmek lazım ama fazla da şey yapmadan. Sonra mırıldanıp yutsunlar, sürtüp kuşansınlar, sözlerinin sakalı çıksın. 

5 01 2015

Taş, tahta, plastik, aydınlık



Taş İle tahtayı yüceltmede plastik tiksintisi yok mu? Hiç yoksa biraz var. Seçkinci temizlikçilik var.