fenomenoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenomenoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6.06.2023

1. Kısmet Büfesi 2. Fenomenolojik psikopatoloji: Sonraki yazılar için notlar

1 Gerek bedenlerinde duyduklarını gerekse bedenleri dışında algıladıkları, seçtikleri, yaşadıkları uyaran-etkilerini anlatmaya yatkın olan ve eserlerinde bu iki deneyimi ayrıntılarıyla tarif etmeye yatkın olanlar. Nasıl kişiler? Nasıl yazarlar? 

(Bunu açmak gerekecek. Sonra.)

 

2 Kendisini ilk okuduğum zamanlarda, Bilge Karasu için aşinalığın ve yanılsamaların yazarı diye düşünmüştüm. Bedenlilik, zamansallık, algı fenomenolojisi... bunları bugünkü gibi anlamaya çalışırken bile değil, henüz hiç haberim yokken. Bunu anlatmak için, kendisi gibi üstün olan ama yazışı bakımından karşıtı sayabileceğim bir yazara başvuruyordum. Yaşar Kemal’e. Ayrıntılı ve zengin tasvirler var onda da, bilhassa doğa tasvirleri. Fakat o—ayrıntıları seçmeye, yakalamaya yatkın olsa ve bunu  güzel ve zengin bir söze dökse de—hemen her zaman, anlattığının dışında durup bakan ve—evet, çok “şey” gören, gözleyen, ama—gördüğünün kendi bedenine ne yaptığını, kendi deneyiminin ne olduğunu değil, dışarıdan gördüğünün ayrıntısını anlatan bir yazar.

 

Karasu’nun anlatısında refleksiyon öyle yoğun ki, bazı yerlerde akla şu geliyor: Böylesine hiper-reflektif bir düşünce akışı, acaba, yazan kişinin, yer yer, kendi varolmasını “pre-reflektif”, yalın kendiliğini yaşamada/duymada eksik kalmasıyla ilişkili olabilir mi?

 

Yaşar Kemal ve bu bağlamda anlatısı ona daha yakın olan yazarları, "yere sağlam basanlar" diye ayırıyorum. Dışarıya ve dünyaya bakışlarında, evet, keskin bir görüş var; fakat böyle dışarıda durup bakan kişinin zihninde, hep, sağlam bir “ben ve başka şeyler”, “ben ve başkaları” ayrımı var bana göre.

 

3 Acaba, diyorum, algının fenomenolojisinde,  bedenliliğin herkes için, her zaman merkezî olduğunu bir vakıa olarak mı anlatmalı, yoksa bunun daha ziyade, ortalama/sıradan/tipik denemeyecek kimilerinin yaşantılarında öne çıktığını mı? (Stanghellini ve ekibinin otizmi—ister “şizofrenik otizm” olsun ister genel bir otizm tasviri—disembodied existence üzerinden yorumladıkları iki yazıları var, onları okuyorum şimdi; burada yazdıklarımı biçimlendiren, önceki düşüncelerle birlikte bu iki makale.) 

 

Şöyle de düşünebiliriz: Algının fenomenolojisinde bedenliliğin merkezîliği atipik/sıradışı/norm dışı kişilerin yaşantılarıyla sınırlı değil elbette. Burada, söylediğimizi, Merleau-Ponty’nin sık başvurduğu bir yönteme başvurarak söylüyoruz: Algıyla ilgili bir genelleme yaparken, “normal”i (genellenebilir olanı, çoğunluk için çoğu zaman geçerli olanı) anlamak için “anormal” olana (atipik olana, az rastlanana) başvurmak.

 

4 Bunlarla ilişkili bir yan konu var; ayrıntısını sonra yazmaya çalışacağım. Şimdilik şöyle özetlenebilir:

 

Başlıca çalışma alanlarının biri şizofreni diğeri yaratıcılık olan, doğal olarak, bu ikisinin ilişkisini de çalışan Nancy C. Andreasen'in bugünkü şizofreni tanımındaki etkisini ve negatif belirti kavramının şizofreninin anlaşılmasındaki yanıltıcı etkisini düşünüyorum. Nancy Andreasen, kısa bir süre yanında çalıştığım, daha sonra  yazışarak ve arada bir karşılaşıp fikir alışverişinde bulunarak hoca öğrenci ilişkisini sürdürdüğüm önemli bir bilimci. Onun, yaratıcılığı şizofreni ve türevleriyle ilişkilendirirken otizme ve algılamadaki atipikliğe (kolayca belirti denecek kadar bariz olmayan atipikliğe) hiç değinmemiş olması, şizofreni dediğinin kendisini incelerken, Bleuler’in temel belirti dediği  otizmi hiç dikkate almamış olması dikkate değer. Beyin görüntülemeye dayalı araştırmalarındaki ana değişkenin (şizofreninin) tanımında algı  fenomenolojisinin, bedenlilikteki, varolma duyumundaki farklılıkların yeri olamazdı zaten. Bu kısmı şaşırtıcı değil; o da Kraepelin gibi, dışarıdan gözlemle “belirti“ teşhis eden ve sayıya dökenlerden; standart ve “tekrarlanabilir” olmaya öncelik tanıyan ve yaşantı-anlamaya-dayalı formülasyonu, psikopatolojiyi bu çabaya feda edenlerden.  

 

Dikkate değer olan, Nancy Andreasen ve yöntemi onunki gibi olan çalışmacıların, şizofreni denegeleni yeniden ve daha da standartlaştırarak (ve maalesef yoksullaştırarak) tanımlarken nörolojiden, Hughlings Jackson’dan ilhamla “yaptıkları” negatif belirti tanımının, hekimleri ve davranış bilimcilerini şizofrenik denen yaşantıları anlamaktan daha da uzaklaştırması, empatiye ve mesleki tecrübeye dayalı değerlendirmeyi iyice unutturması. 

Kanımca, negatif belirti denenler, bugünkü şizofreni tanımında reifikasyonun yanıltıcı etkisine en açık olanlar. Andreasen ve şizofreni denen tanıma onun gibi bakanlar, nörolojiden ödünç aldıkları “negatif” sıfatını “o beyin hastalığının” somut belirtisi olarak gördüler, öyle öğrettiler; bu kavram artık bir doğal tür muamelesi görüyor.

 

Böyle, eksikliğe dayalı ama somut ve güvenilir gözleme müsait kabul edilen bir kavram (negatif belirti), Bleuler’in “Şizofreniler Grubu” diye anlattığı rahatsızlıklardaki otizmi anlaşılmaya kapalı kılıyor, örtüyor. O tanımdaki otizm, dışavurana değil deşilirse/açılırsa anlaşılabilen, standartlıkla değil esnek ve aktif dinlemeyle, empatiyle, tecrübeyle anlaşılabilen bir özellik. Şizofrenilerin psikopatolojik/fenomenolojik değerlendirilmesinde asıl işe yarayacak olan da, işte bu, temelde bulunan otizmin ve etkilenimdeki (affect) atipikliğin anlaşılması.

 

Bu dağınıklığı telafi etmek için şunları (kaynaklarını ekleyerek ve açarak) yazacağım. 

 

- Andreasen'in James Joyce üzerine yazdığı makalenin şizofreniye sıkışıp kalmış olması; John Nash'in rahatsızlıklarının tamamının şizofreni diye tanıtılıp kalmış olması

- Stanghellini vd'nin makaleleri

- Bilge Karasu'nın Kısmet Büfesi anlatılarında "seçtiğim" algı fenomenolojisi ve Merleau Ponty çağrışımları

25.02.2022

Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nın 60. yılında fenomenolojik psikiyatriler

Bilimsel Devrimlerin Yapısı (Kuhn, 1962)


Kuhn’un 1962 tarihli ünlü monografındaki çıkış noktası doğa bilimleri idi. Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) başlıklı bu eserde tanımladığı kavramlar [paradigma, numunelik (exemplar), normal bilim, bunalım (crisis), aykırılık/anormallik (anomaly), sıçrama (leap), oranlanamazlık (incommensurability), nesnel ve ampirik olana seçenek olarak sezgiye ve öznelliğe izin veren  akıl yürütme)], fizik ve kimyadaki gelişmelerin yorumuna yöneliktir. Buna rağmen, BDY’nin sosyal ve beşeri bilim çevrelerinde gördüğü ilgi ve etkisi daha büyük oldu.


Kuhn akademideki ilk alanı olan fizikte doktora yaparken şu hükme varmıştı: Doğa bilimlerinin herhangi bir dönemde doğru, bilimsel, ya da daha az kusurlu, kısacası hakikate daha yakın saydıkları son (en yeni) kuramın eski olandan farkı, aslında bu niteliklerin hiçbiri değildir. Madde kadar temel kavramlara bile, ancak bir tanım ve tanımın içinde yer aldığı sistematik üzerinden ulaşılabilir. Bu hükmünü BDY’de ve sonraki makalelerde en çok fizikten kimyadan örneklerle anlatır. Özetlemek için, saptamalarını ilk verdiği örneklerden birine, astronomiye uygulayalım:


Gök cisimlerinin hareketlerini açıklamada Kopernik’in kuramı Ptolemy’nin kuramından daha gelişkin kabul ediliyorsa, bunun nedeni Kopernik’in Ptolemy’nin kuramını öğrenip hatalarını düzeltmiş olması değildir; Ptolemy’nin akıl ettiği ya da ondan da önce sorulmuş olan sorular arasından onun cevaplandıramadıklarına cevap bulmuş olması ya da onun kuramının bazı kusurlarını düzeltmiş olması da değildir. Çünkü aralarında, soruların sabit kaldığı bir süreklilik yoktur. Dünya merkezli kuramın terk edilme nedeni, soruların değişmesi ve yenilerinin bu kuramla cevap bulunamayacak sorular olmasıdır. Soruların değişmesigök cisimlerinin yörüngeleri ya da birbirlerini çekme güçleri ile hiç ilgisi olmayan—birçok nedene bağlıdır. Yeni paradigmanın soruları dünya merkezli kuramın olanaklarıyla verilmiş olan cevaplardan türemiş değildir. Yani önceki cevaplar sayesinde ortaya çıkan, onları mantıken izleyen mutlak bir bilinmeyene işaret etmezler. Belli bir dönemin kültürü (inançları, hakikat anlayışı, değer seçimleri vb.) ile biçimlenen, tanımlanan kavramlar, gene o döneme ait bilimsel yöntemler ve gereçler ile açıklanmaya çalışılır. Yeni sorulara cevap aramak, aslında, numuneliklere benzemeyen gözlemleri, yani aykırılıkları, anormallikleri (norma, geçerli paradigmanın kapsayıcı yasalarına uygun olmayanları) açıklamaya çalışmaktır. Bu sürece “bulmaca çözmek” dememiz doğru olur; tatminkâr   açıklamaların bulunamaması, paradigmadaki (yani, geçerli kuramlar, inançlar ve değer seçimleri, yöntemler gereçler ve kuramı geçerleyen numunelikler bütünündeki) kusurlara değil, bilimcinin araştırmada yaptığı hataya ya da aklının yetmeyişine yorulur. Saygın bilimcileri ve okulları bile pes ettiren bulmacalar biriktikçe, paradigmanın bunalımı başlar. Yerini bıraktığı yeni paradigmanın tanımları ve soruları başkadır. Bize apaçık gelen “yerküre” gibi temel bir kavrama bile, ancak belli bir tanım ve o tanımı içeren bir sistematik üzerinden ulaşılır. Ptolemy’nin “yerküre”si evrenin merkezindeydi, hareket etmiyordu, Kopernik’in kuramındaki yerküre hareketliydi. Kopernik’in kuramıyla gök cisimlerinin hareketlerini daha az hatayla tahmin etmek mümkün olduğundan, dünya merkezli paradigmadan kopuşa sıçrama diyoruz, fakat “sıçrama”da aslolan bir ilerleme vurgusu, gerçeğe daha da yaklaşmış olma iması değil. Nitekim, ilginçtir, hatasızlık bakımından karşılaştırıldıklarında, aslında Kepler’in güneş merkezli astronomiyi benimseyerek yaptığı önemli düzeltmelerden önce Ptolemy’nin paradigmasının bütünü Kopernik’inkinden daha az hata içeriyordu. Bu ikisinin çağları arasında paradigmanın değişmesi, ilerleme değildir; sadece ... paradigma değişimidir. Güneş merkezli astronominin dünya merkezli astronominin iyisi, gelişkini olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bu iki kuram, evet aynı konuyla ilgili olan, ama farklı sorulara cevap arayan kuramlardır, yani farklı paradigmalardır; birbirleriyle karşılaştırılmaları olanaksızdır. Matematikten bir analojiye başvurarak söyleyelim: Bilimsellik derecelerini sayıya dökerek karşılaştırmak istesek, ikisinin birden rasyonel sayılarla ifade edilebildiği ortak bir ölçüm birimi bulamayız. İşte bu duruma—rasyonel olmayan sayıların, yani ifadesi tam sayıların oranlarıyla (kesirlerle) mümkün olmayan çoklukların özelliği olarak kullanılan ifadeden ilhamla—oranlanamazlık (incommensurability) diyoruz. Biri rasyonel diğeri irrasyonel olan sayılarla (diyelim 1 ile √2) yaptığımız bütün aritmetik işlemlerin sonucu irrasyonel sayılardır, irrasyoneldir. Kopernik kuramının gerçeğe (fact,  vakıa) daha yakın görünmesi, bugünden geriye baktığımızda kapıldığımız bir yanılsamadır. Çünkü bilimle tanıştığımız derslerde fizik bilgisi ve kuramları (yürürlükteki paradigmalar) bize yasalar olarak tanıtıldı; doğrulanmalarına en elverişli olan, ama doğada olup biteni tam temsil etmeyen örnekler verildi; ders kitaplarının bilim anlayışı ile yetiştirildik. Oysa fen kitaplarındaki örnekler, öğrencilerin ilk defa karşılaştıkları kuramları tasavvur edebilmeleri amacıyla, geçerli paradigmayı doğrulayıp öncekilerin “hatalarına” işaret eden örneklerdir; bu da, eski ile yeninin aynı tanımlarla oluşan sorulara cevap aramış olduğu, birinin hatasının diğerinde düzeltildiği yanılgısını yaratır.

 

Kuhn BDY’ye ek sayılan 1973 tarihli makalesinde (postscript), eleştirileri dikkate alarak yaptığı düzeltmelere yer vermiş ve bilimselliğin beş boyutunu tanımlamıştır: Hatasızlık, Tutarlılık, Kapsam, Basitlik, Üretkenlik.


“Paradigma”nın tanımındaki bir özellik de, eğitimleri, bilim anlayışları, çalışma yöntemleri benzer olan bilim topluluklarının üyelerince benimsenmiş olmasıdır. Kuhn’un “normal bilim” ifadesi buna işaret eder. BDY’nin sosyal ve beşeri bilimlerde daha çok ilgi görmüş olması şaşırtıcı değil: Altmışlar fizikte farklı paradigmaları benimsemiş olan ama güçleri birbirininkine yakın bilimsel toplulukların eşzamanlı olarak mevcut olduğu bir dönem sayılmaz. Oysa beşeri bilimlerde, toplumsal özellikler ve değer seçimleri, ilgilenilen fenomenlerin kavramsallaştırılma biçimine daha yakın bir yerde durur; öznelliğin etkisi paradigmaya daha dolaysızca, daha kolayca sızar. Pekiyi, beşeri bilimlerde eşzamanlı olarak mevcut olmasına daha alışkın olduğumuz, değer seçimlerinden bağımsız olmadıkları daha iyi bilinen tanım sistemleri, paradigmalar, ekoller (okullar)—Kuhn'un zaten asıl odağı olan—doğa bilimlerinde de yok mudur? Bilime de dayalı olarak işleyen meslekler hem doğal hem beşeri bilimlerle ilişkide ise, bu onlar için ne anlama gelir? Hekimlikte mesela.

 

Psikiyatride fenomenolojinin yükselişi kuramdaki yoksullaşmaya bir çare gibi görünüyor; güzel. Soru şu: Bunu bilimsel ilerleme olarak mı görmeli yoksa tıkanmanın ardından gelen bir devrim mi? 

 

Fenomenolojinin tanımı çeşitli. Gitgide çeşitlendi. Bunun öncelikli nedeni, yirminci yüzyılın fenomenolojiyi biçimlendiren belli başlı filozoflarının kendi aralarındaki farklılaşmalardır. Başta Husserl ile öncüleri, ardından Heidegger, ona şerh koyanlar, onlara şerh koyanlara şerh koyanlar… Evet, fenomenoloji zaten karmaşıklığıyla biliniyor; kavranması uzun emek gerektiriyor, hatta belki hiç “tam” olmuyor. Zorlu çalışma, kafa karışıklığı, filozofların birbirine “tercüme edilmesi”, zar zor yakalanan bir “aydınlanma”, sonra yeni bir çelişkiyle başa dönüp okuma…


Bununla birlikte, bugün fenomenoloji ve fenomenolojik yöntem denenlerin çok-anlamlı ve müphem olmasında başka bir gelişmenin daha büyük rolü var, kanımca: Doğrudan felsefe çalışması olmayan pek çok bilimin, disiplinin, zanaatın/mesleğin (ars), sanat yorumunun fenomenolojik yöntemlere daha sık başvurur olması. Fenomenolojilerin—açımlanmadıkça, birbirlerindeki neyin neye karşılık geldiği titizlikle incelenmedikçe zaten müphem kalan—özgün kavramlarının ve yöntemlerinin bilime, zanaata/mesleğe uygulamasındaki (applied penomenology) serbestlik. Kimilerinin aşikar veya nispeten kolay anlaşılan bağları var belki. Sanattaki, mimarideki izdüşümü üzerinde fikir yürütecek donanımım yok. Davranış bilimlerinde ve psikiyatride fenomenolojinin yükselişi ise, bilimsel bir ilerlemeden, yeni bir aydınlanmadan ziyade bir hatırlama, bir geri dönüş, “yeniden keşfetme”: Psikiyatrinin yetmişlerden itibaren mantıksal pozitivizmin sığlığına mahkum kalışının pek çok nedeni var; onları başka yazılarda anlatmıştım. Sadece şunu hatırlamamız yeter: Klasik psikanalizin—dikkatle bakılmadıkça seçilmeyen—belirlenimciliği, baktığına incelediğine kayıtsız kalmayı ilke edinen pozitivizmi hayal kırıklığı yaratınca, psikiyatride Freud ve ardılları gözden düştü. Onun yerini alanlar, indirgemenin ucunun neredeyse fiziğe kadar uzanacağına inananlardı; bunu bilimsel bir ilerleme zannediyorlardı. Örnekleri, Guze, Winokur, Spitzer gibi, perspektifi dar yetkisi geniş hekimlerdir. Hempel-Oppenheim şemasından medet ummaları, psikiyatrik sınıflandırmya yol göstersin diye Carnap’tan yardım istemeleri…  Bilimlerle ilişkisi bilimsel veriye de dayalı olan bir mesleği bilim zannettiklerini gösteriyor. Oysa o yıllarda hızla ilerlemekte olan, teknoloji idi. Yani gereç. Kuram değil, geçerliği sağlam delille gösterilmiş bilgi değil. (O hıza ayak uydurmak neden zorunlu olsun? En gelişkin teknolojiyle deney yapmak her disiplin için ilerleme demek değil ki... Bazen sadece heves, hüsnü kuruntu.)


Kurunun yanında yaş da yandı; psikanalizle birlikte, empatiyi bir gereç olarak işe yaratan, hermenötikten haberdar olan psikopatoloji de unutuldu. (Çoğu kişi haklı olarak Jaspers’i hatırlayacaktır; onun Weber’den psikopatolojiye uyarladığı “anlama-açıklama” ayrımı önemli bir anahtar. Yanı sıra, bakış açıları bugün yeni sayılan kuramlardan eksik olmadığı halde daha az okunmuş olan pek çok psikopatolog var. Aklıma ilk gelen, en güzel yazanlardan Erwin Straus—değeri en az bilinenlerden olduğu içindir belki.)

 

Bugün hızlı bir yükseliş gösteren fenomenolojik psikopatoloji, psikiyatrinin gerek kuramına gerekse uygulamasına çok değerli katkılarda bulunuyor. Ne var ki, bunu bir bilimsel ilerleme olarak mı görmeliyiz yoksa Kuhn’un deyişiyle bir devrim olarak mı, emin değilim. Dahası, kimi yazarların fenomenolojik psikopatoloji kuramlarını oluşturma yöntemleriyle ilgili bazı çekincelerim yok değil. Mesela Parnas ve Zahavi gibi kimi kuramcıların fenomenolojik yöntemi ustalıkla kullanmalarını güncel kategorik sınıflandırmaya felsefi bir eleştiride bulunmamalarıyla bağdaştıramıyorum: Şizofrenide, tıpkı önceki kuramcıların yaptığı gibi (bunlar ister kayıtsız/ampirik yöntemlerle çalışanlar olsun ister kendileri gibi öznellikler-arasını dikkate alan, yoruma dayalı yöntemleri seçenler) bir “çekirdek” arıyorlar. Yani fenomenolojik yöntem dediklerini mülakata ve hasta-hekim ilişkisine uyarlamada eksikleri yok, ama kategori geçerliğini sorgulamıyorlar. Oysa fenomenolojik yöntem, bugün şizofreni denen fenomenin paradigma değişiminden bağımsız olarak, yani bütün paradigmalarda zamanla değiştiğini, kimin neye şizofreni dediğini dikkate almayı gerektirir. Teşhis koyanlar, konanlar, “o zamanlar” teşhis koyanlar ve “o zamanlar” teşhis konanlar arasında kıyaslama yapmayı; çağları, kültürel iklimleri, bunların “normal bilimlerinin” yöntemlerini bir tutmamayı…


Daha işe yarar bir uygulama ve psikiyatri kuramının bugünkü kuraklığına çare olma ümidi verdiği sürece önemli değil; bunun değerli bir açılım olduğu kanısındayım.

 

Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nın 60. yılında, on yıl önceki 50. yıl yazısını fenomenoloji örneğinde genişletmeye çalıştım. Yukarıda kısaca bahsettiğim baskın / ana akım yöntem değişimlerinin, yazarın savına destek niteliğinde olabileceğini düşünüyorum. Bütün bu salınımları, bilimde ilerlemeden ziyade, tıkanmaların ardından gelen “devrimler” [“sıçrama (leap)”, “paradigma kayması (paradigm shift)” ] olarak görmek daha uygun gibi görünüyor bana.

7.01.2022

Big data değerli mi? İşe yarar mı? Nasıl yarar? Don’t Look Up filminin aklıma getirdikleri

 

Big data değerli mi? 

Zor bir soru. Bir bakıma, şu meşhur özgür irade sorusuna benziyor. İnsanı o kadar uzun süredir meşgul ediyor ki artık özel ismi var, “the hard problem”: “Özgür irade var mıdır?” Kolayca evet veya hayır diyemeyenlerin de kaçışı yok, devamı hazır: “İnsanın failliğini (agency) ne derecede, hangi bağlamlarda gerekçelendirebiliriz?”

Benzerlik, şu bakımdan: İkisine de, gerek big data gerekse özgür irade sorularına, ancak soruyla cevap verebiliriz, kanımca: 

- Nasıl olmasını istersin? 

Soruyu sorup soruyla cevap alan benimle ayrıntı konuşmaya yanaşırsa nitel bir mülakata girişip şunları da sorabilmeyi isterim: 

 

Big data değerli olsa mı iyi olmasa mı? 

- Özgür irade vardır diyesin mi var, yoksa tercihin “özgür irade insanın edimlerinin faili olduğu yolundaki yanılsamasıdır, bir mitten ibarettir,” demekten mi yana?

- “Bu tercih değil, benim veriyle ve/veya akıl yürüterek ulaştığım düşüncem, bir vargı (conclusion)” diyorsan, gerekçelendirmeni adım adım anlatır mısın? Neleri dahil ediyorsun iddiana? Deney bulguları (mesela Libet deneyi gibi ampirik araştırma verileri)? Değer seçimlerin? Katışıksız saydığın türden felsefi bir argüman?    

- Büyük verinin ve ona dayalı tahminlerin işe yarama, serbestçe kullanıma girme ihtimali seni ümitlendiriyor mu?

- İşe yaradığına işaret eden bilimsel savlar, veriler hakkında ne düşünüyorsun?

- Ne kadar işe yarar?

- Nasıl yararlı olur?

- Kime yarar? 

 

Mesela tüm genom dizileme gibi teknikler iyice ucuzlayıp herkesin DNA dizilimini elde etmek kolaylaşırsa, insanoğlunun sağlık durumu, yaşamı, belki ölümü hakkında bilgi sahibi olur muyuz? Örnek vermek gerekli, çünkü büyük verinin elde olduğu, olabileceği alanlar, onu kullanma potansiyeli olanlar çok çeşitli. Benim eğitimim tecrübem sağlıkla ilgili olduğundan aklıma ilk gelen genom araştırmaları oldu ama, karşımdaki “hangi alan için soruyorsun?” derse cevap beklemek hakkıdır. Savaş taktiği, para politikası, sağlığa teknolojik destek... Hepsi için cevap aynı olmasa gerek. Sağlık ise, bundan anlaşılan ne? Yaşam kalitesi var, yani her bir kişiye özgü esenlik; bir de işlev düzeyi var, çoğunluk için iyi olan var.  

 

Soranı pişman etmek pahasına devam edebilmek isterim. 

- Büyük veriyi hesaba vurarak yapacağımız tahminin isabetliliği her alanda aynı mı? Bazı alanlardaki isabet nisbeten yüksek olamaz mı? (Bazen büyük veriyle dahi tahminde bulunma olasılığı düşük kalabilir mi?)

Daha da ileri giderek: 

-Ne kadar öngörü iyidir?

Hatta:

- Son sorunun cevabı herkes için aynı olabilir mi?

 

Tıpkı özgür iradeye ilişkin “büyük soru” gibi, “zor problem” gibi, bunların cevabını da pozitif bilim verisine, kanıta, delile dayanarak vermek kolay değil düşüncesindeyim. 

 

Don’t Look Up hakkında üç kişiyle konuşmuşluğum var. İyi tanıdığımı ve beni iyi tanıdıklarını düşündüğüm/bildiğim/hissettiğim üç kişiyle. Birincisi, bilim, para, iktidar, siyasetin ve kültürün bilimsel yöntemi dönüştürmesi üzerine sohbet ederken önerdi filmi; “seyret, ilgini çeker,” dedi. İkincisi, “sana uyar, ayrıca sıkılmazsın bile,” dedi. İkisi de kendilerine, filme, bana, bize ilişkin yaşantılarından yola çıkıyordu. (Tecrübelerinden demedim; çünkü bir işi yapma becerisine hizmet eden ve tekrarla edinilen “tecrübe”yi “yaşananlar”dan ayırmak gerekiyor: Experience, Lived experience.)  

 

Seyrettim; sonra Don’t Look Up bu yazının çıkış noktası oldu. Asıl konum film değil onun aklıma getirdikleri olacaktı, ama film de ister istemez merkezde yer aldı.

 

Büyük veriye ilişkin görüşün, tutumun alana bağlı olabileceğini söyledim ya, yukarıdaki örnekler benim aklıma gelenler. Bugün filmi bitirip hakkında yazılanlara baktıktan sonra, üçüncü arkadaşımla çalışmamızı biritip sohbet ederken aklıma geldi, ona sordum, seyrettin mi diye; “evet,” dedi, “küresel iklimle ilgili tartışmayı getiriyor akla.” 

 

“Ben onu hiç akıl edememiştim,” dedim; “demin okudum, yazanın yönetenin aklında öncelikli olan iklimmiş gerçekten.” O, yorum okumadığı halde anlamış. Benim aklımdan salgın, aşı, veriye bakarak karar verme, kültürün ve aidiyet ihtiyacının bunlar üzerindeki etkisi, kararın çoğunluğu gözeterek alınıp alınmadığı gibi temalar geçmişti halbuki, ama senaryo salgından önce yazılmış: Yazanın yönetenin niyetine ilişkin mutlak kanıt. (“Güçlü delil” demek daha mı doğru ... diyecektim ki vazgeçtim; çok karışacak.)  

 

Nesnel veya nesnel kabul edilen, mutlaka veya çok yüksek olasılıkla doğru (accurate, correct) bilgiye ilişkin tutumların ne kadar çeşitli olabildiğini, insanın değer seçimlerinde, benimsediği tutumda verinin kendisinden başka ne çok etmen olduğunu en aşikar haliyle yakın zamanda, salgın ve aşı konusundaki düşüncelerin/inançların ve takınılan/savunulan tutumların çeşitliliğinde gördük. (Onu anlatmak istemiş olmadıklarının kanıtı var, ama kanıt bu bağlama uyarlanmasına ve yorumlanmasına engel değil.)   

 

“Nasıl olmasını istersin? İşe yaramasını ve serbestçe kullanıma girmesi ihtimali seni ümitlendiriyor mu?” sorularının devamı şöyle—nitel araştırmam yarıda kesilmiş olabilir tabii, olsun, öyle olduysa bile ben kendi kendime devam edebilirim:

 

- Keskin (daha doğrusu, keskinliği yüksek olan) tahminler seni heyecanlandırıyor mu?

- Tahminin insan ilişkisindeki karşılıklılıktan, öznellikten, öznelliklerin etkileşiminden (kısacası, yaşantıdan, anlamlandırılan duyumdan) tamamen arınmış, hesaba dayalı, sayısal lisana dökülebilir olması sana daha “yakın” mı geliyor?

 

Tıpkı renklerin doğada mevcut olanlar (varolanlar, antiteler, ismini hakikaten hak edenler) olmadıklarına dayalı olan bilim savunusunda olduğu gibi, aslında değer seçimlerinin de doğada karşılığı yok. Onları, değer seçiminde bulunan kişinin önceki seçimlerden, edimlerden yola çıkarak tahmin edebilen, hatta hayli keskin tahminlerde bulunabilen teknik donanım ve onu geliştirip başarıyla kullanan kişiler var. Burada başarı ile kasıt, hesaplama ile doğruluk olasılığı 1’e çok yakın iddialar sunabilmek. Ne var ki, bu filmde değer seçimleri birbirinin tam karşıtı olarak sunulan tarafların her ikisi de, aslında safsata olmayan, kolaylıkla şarlatanlık denemeyecek iddialar öne sürüyorlar; seçimlerinde “veri”nin belirleyici rolü büyük. Üstelik her iki tarafın da şaşırtıcı derecede doğru tahminleri var. Tutturma yüzdeleri farklı; zaten bir tarafın tek konuda iki tahmini var, ötekinin çok. Ama daha önemli farkları var. Şuralarda: 

 

Bir, seçimleri veriye ve sadece veriye dayalı değil. O geri kalan etmenler işte, sayıya dökülmesi olanaksız görünenler, öznel olanlar. 


Pekiyi, onlar tahmin edilemez mi? Yani mutlak bir bilinmezlikleri mi var? Yok, tahmin edilebilirler ama, bu tahmin ancak, yukarıda tarif ettiğim tarzda bir “önceki edimden/seçimden çıkarsama yapma” işlemine dayalı olabilir; yani doğruluk olasılığı 1’e yaklaşır, ne kadar yakınsa hesaba dayalı tahminde bulunmayı sevenleri o kadar hoşnut eder. Seçimi yapanla bir ilişki kurup ona doğrudan sorarak öğrenilebilecek olandan, onun onayladığı, böylece sağlaması yapılmış olan ortak anlayıştan farklı bu. Kişiyle birlikte, derinlemesine ele alarak ulaşabileceğimiz ortak anlam, bir olasılık hesabı değil. Mutlak olarak yaşanan/bilinen bir seçim, karar… 


“Ne malum?” sorusu akla gelir burada, elbet gelir: “Burada, bu nitel incelemede yanlış yapılmaz mı? Varılan ortak anlayış yanlışlanabilir türden midir?” Bunun birçok cevabı verildi; burada bunu ayrıntısına girmeyip, yanlışlanabilirlik konusunu başka bir zamana bırakıyorum. Üşenmekten değil, karmaşıklığı asıl demek istediğimi unutturmasın diye. 

 

İkincisi, tarafların gerçeklik bilgisi (vakıa, fact) saydıklarının niteliğiyle ilgili. 

 

Önce benzerlikleri: İki taraf da işlerini yaparken, karar vermeye mecbur kalmadan önceki hallerinde, gündelik sıradanlığın (Heidegger’in “ortalama gündeliklik, average everydayness” dediğinin) içinde bir şeylerle (stuff) uğraşırken, Türkçesi, “ben pratiğimdeyim” diye yuvarlanıp giderken, hakikat (truth, Antik felsefedeki hakikat) ile pek ilgili değiller. Varolanlarla praksislerine dalmış iken varolmaklık üzerine düşünmeleri de mümkün değil, yani onları—gene Heideger’in deyişiyle— ready-at-hand olandan available-at-hand olana hayretle yöneltecek bir olay/yaşantı/gözlem yok ortada. (Kâşifin, keşiften hemen önceki halinde can sıkıntısı açıkça görülüyor;  kâşif, işini bir tekdüzelik hissiyle sürdürüyor.) (Heidegger’in bilimsel tecessüsün available-at-hand olanlarla başladığı fikri bizi yanıltmasın, onun bilimsel araştırma ile kastettiği astronomininki değil elbet; mutlak bilimlerin, baştta fiziğin ilgi alanındaki her şey zaten ready-at-hand olan, uğraştığımız stuff; yani teleskopla çekicin farkı yok.)       


Bizde bir kafa karışıklığı yaratabiliyor bu; filmin akışı taraf seçmek için kışkırtmaya odaklı zaten. Korkunun da devreye sokulmasıyla “tarafımı seçmem lazım, hangisi haklı?” diye düşünmeye başlıyoruz. “Hangisi doğru olanı (reality, fact, accurate information olanı) biliyor?” diye sormak güçleşiyor; tehdit hissiyle, soğukkanlı (disinterested) bir akıl yürütmeden uzaklaşıp haklı olanın hangisi olduğuna karar vermeye [ahlaken daha doğru/uygun olanın hangisi olduğunu seçmeye (düşünmeye? içe bakışa?)] geçiyoruz. (Burada kimi “düşünecek, içe bakacak ne var? Doğru/haklı olan aşikar değil mi?” der, kimi duraksar; bu bağlamda bu fark önemli değil, zaten küçük görünen farkların öneminin altını çiziyorum.)

İddiasız bir ek düşünce; konumuzla doğrudan ilgili değil de yönetmenin/senaristin “hesabıyla” ilgili bir tahmin: Seçimimizi kolaylaştırmak istemiş olabilirler mi? Kolay seyredelim, biraz kafamız karışsa, ahlaki bir ikileme düşer gibi olsak bile patlamış mısır biterken rahatlamış olalım diye sanki, tarafların sevimlilik sevimsizlik nitelikleri neredeyse karikatürize denecek abartılı. Sonunda—büyük ölçüde—haklı çıkanlar (“haklı”? ahlaken uygun? veri doğrultusunda asılgerçeğe ulaşmış olan?) hep yakınlık kurulabilir olanlar. Havalı (cool), güzel, çeşitli arzu dinamikleriyle çok çeşitli kişilerin “hot” diyeceği (hatta açıkça dediği) bilimciler ve onların seçtikleri: Z kuşağına, aile babasına, genç ve geleneksel olmayan entelektüele, Afrika kökenliye, isyankara, dindara, dindar isyankara… hepsine hitap ediyor. Sonunda—büyük ölçüde—haksız çıkanlar hep sevimsiz. “Nerd” olanın Elon benzeri sevimsizi, para ile çok şeyi manipüle edeni, bencil olanı bu tarafta, hem yoz hem tutucu politikacı (gene karakterler ABD ile sınırlı tabii) bu tarafta.

 Daha da ayrıntıya girmek istemezdim ama, dikkatimi çekti, söylemeden geçmeyeceğim: “Nerd”, “Asperger” vb stigmalar yakın zamanda hayli popüler olmuştu, neredeyse “cool” idiler; hep sevimli versiyonlarıyla karşılaşıyorduk. Burada ilk defa gördüm ben: Asperger sendromu için tipik klinik özellik diye bilinenleri gözümüze sokar gibi sergileyen karakter, aynı zamanda kötücüllüğünü de en abartılı biçimde sergileyen. 

 

Farklılıkları? Verili (veya gerçeklik bilgisi, vakıa, fact) saydıklarının farkı? Oradaki fark aralarına çok kalın bir çizgi çekiyor. Aslında iki taraf da nihayetinde bilime ait, nesnel gözleme-hesaba dayalı çalışmakta olduğundan, bu ayrım arada kaynayabilir, kaynamasın: Bir taraf mutlak gözlemden, gördüğünden, dışarıdan bakınca değişmeyecek olan bir antitenin (varolan’ın) gözleminden yola çıkıp sonra hesap yapıyor (“ne zaman çarpacak?”). Zaten dedim ya, onların isabeti tam, çünkü bir mutlak gördükleri var, “dışarıya ait” dersek hatalı olmayacak bir gözlem: Kuyruku yıldız orada; “benim için orada, bana mevcut” ile “orada ve mevcut” ayrımının gerekli olmadığı bir varolan (antite). Bakan (kâşif) ile görülenin, varolan’ın (dışarıda mevcut olanın, antitenin) arasındaki ilişki, öznel yaşantıyı merkeze koymayı gerektirmeyen türden. Kâşifin gökcismine yönelişinin ta kendisi bir yaşantı elbet, ve birçok öznel yaşantı eşlik ediyor olabilir bu yönelişe. Ne var ki, bakıp gördüğünün niteliğine sabit ve evrensel demek hatalı olmaz: Kâşifin gökcismiyle arasındaki ilişki  olup biten konuyla doğrudan ilgili değil. Zaten akran denetiminin (peer review) gerekli oluşunun gerekçesi, tam da bu: Akran denetimi hem mümkün hem makul (akla yatkın, rasyonel): Hata varsa, kâşifin yaşantısı ne olursa olsun var; başka biri daha dikkatlice bakıp o hatayı bulacak. Birincisi bulamasa, akademide adı çıkmış olan şu meşhur “ikinci hakem” bulacak. Bir de hesaplama işlemi var gerçi, ama o, zamana hıza ilişkin, ve karmaşık olsa dahi işlem belleğini zorlamasıyla karmaşık sadece; yoksa salt saf temiz katışıksız fiziğe dayalı. 

Filmde bunu yüzümüze vuran bir ayrıntı, kâşifin keşfettiğini söylerken kurduğu cümlede aslında yeniliğin, keşfin yer almaması; hatta en sıradan sayılanlardan bir vakıa, ama işte aynı zamanda, özneye göre (bunu bilme yaşantılarına tek tek bakacak olursak) belki de en zengin ve çeşitli çağrışımlara yaşantılara köken olabilen, sadece vakıa iken bazen aniden bazen zamanla, ama her zaman dramatik, ürperten, heyecanlandıran, inancı körükleyen, inançsızlığı tetikleyen, masal yazdıran, şiir söyleten, ağlatan, huzur veren, saymakla bitmez yaşantılarla ilişkili olagelmiş bir  fark ediş: “Hepimiz öleceğiz.” (HEPİMİZ ÖLECEĞİZ!) 


Ötekinin veriye dayalı tahmini öyle değil: Veriyi (sterilliğiyle malul olsa bile nihayetinde sayısal, kaynağı sağlam, ve teste tabi tutulabilecek, yanlışlanabilir veriyi) hesaba vurup bunu doğada gerçekleşecek olanı tahmin etmede kullanıyor. Gerçekleşecek olanın kendisiyle tahminin sterilliği arasındaki ayrım: Ürpertici olan bu: “Ne yapacağız?” sorusunu hak eden şeylere ilişkin bu tahminler. “Ne yapacağım?” Tahmin steril, tahminci mekanik, oysa vargının (tahmin edilen olayın/olamın) içeriği, ilgilendirdiği herkes için trajik: Ne yapacağım? NE YAPACAĞIM! 

 

Filme belki Holivud tarzı kalın çizgileri ve kör kör parmağım gözüne üslubundan ötürü burun kıvıran olur, bir şey diyemem. Ne var ki, bana bilimsel yöntemin eninde sonunda gelip değer seçimlerine dayandığını, hatta seçimlerin çoğunlukla yönteme içkin olduğunu düşünmek ve anlatmak için güzel vesile oldu.