10.04.2015

Otizm spektrumu 01


    
Leo Kanner (1894-1981), ABD, Johns Hopkins'te çalıştı. Klinik örüntü tanıma becerisi üstün. 1943'ye yazdığı makalesinde [Kanner L. Autistic disturbances of affective contact. Nervous Child 2, 217-250 (1943)], zihinsel özellikleri ve davranışları akranlarından birkaç bakımdan farklı olan 11 çocuk tarif ediyordu.
     Sonradan BBC'nin çektiği bir belgeselde iki özelliği vurguluyor: Derin bir yalnızlık (tekbaşınalık) ve tekdüzeliğin, değişmezliğin sürmesini istemek. 
     "Otizmin boyutu iki mi üç mü?" tartışması süregeldiğinden, Kanner'deki ikiyi özellikle bildirdim. Bir de, bunları bildirirken kulandığı ifade tam güzel, yerli yerinde; en iyi tariflerden biri. Makalenin bütününde, gene, İngilizce'yi çok iyi kullanıyor. Standart lisanla, kısıtlı terminolojiyle yazmamış.
 
 
    Bu makalenin ilk cümlesini okuyan, bilimsel makaleye böyle başlanır mı? diye şaşırabilir. James Koplan, konferansında diyor ki, "çığır açan bir makale bu; bugün böyle başlayan makaleleri kabul etmezler ne yazık ki." Doğru. Bir de, makale 33 sayfa.
 
    
     BBC'nin çektiği belgeselde söylediği de söyleyişi de hüzünlü--ya da, işte, bana öyle geliyor: "Derin bir yalnızlık."
     İyi bir psikopatoloji tarifi (description) empatiye dayalıdır. Mesela, "yalıtım"la kastedilen "kendini yalıtma" mı yoksa "rahatsızlık duymadan ilişki kurmanın güçlüğü, dolayısıyla seyrekliği" mi; işte bunu anlatabilmek için bir kere, önce ilişki kurmaya çalışmış olmak, bunun için gereken ince ayarla uğraşmış olmak gerek. "Otizmi olan kişiler sosyal ilişki kurmaktan kaçarlar" demek mi doğru, yoksa "duyusal uyaranlara yönelik aşırı hassasiyetin veya tam tersinin--fark edemeyişin--sonucu olan bir seçicilik, bir kısıtlanma, sosyal ilişkilerine de yansır" demek mi? 
     Kanner'in ilk 11 vakası, sonraki çalışmalarda incelenen çocuklara, özellikle Rutter'ınkilere kıyasla yaşça büyük: 4-11 yaş arasındalar. Demek, otizmin özgün tanımında "belirtiler 3 yaştan önce ortaya çıkmış olacak" koşulu yok. Resmi tanımlara ilk defa DSM-III'le, 1980'de giren otizm, 1994'te DSM-IV'te yeniden yazılırken böyle bir şart koşuldu. Belirtinin belirme zamanının mesela tifodaki gibi kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılacağına, üstelik bu tespitin kültürden bağımsız bir güvenilirliği olduğuna inançları tamdı. Hüsnü kuruntu: Otizmler de, şizofreniler gibi heterojen bir kere: Özellikle belirti şiddeti bakımından, nicel olarak. Hafif vaka geç tezahür eder; geç fark edilir. Kimi kültürde tekdüzelik eğilimi, tekrara yatkınlık ve ihtiyaç hemen göze batar mesela. Tekbaşınalığın hastalık sayıldığı da olur, tuhaf kaçtığı da, saygı gördüğü de. Kiminin yalnızlığında talep vardır, kimininki tekbaşınalıktan ibarettir.
     Ama, işte, "beyin hastalığı" bakışını çok seven psikiyatri, bilhassa buna samimiyetle inanç duyan ABD psikiyatrisi, dedi ki, "otizm denen beyin hastalığı gelişimsel bir bozukluk olup belirtileri 3 yaştan sonra ortaya çıkmış olanlara başka tanılar koymak gerekir". Şöyle sandıklarından: 'Bu hastalıklar somut antiteler, tabii ki biyolojinin kendince keskin kurallarına tabiler, birilerinin başına geliyorlar, o başa gelenin aslında hangisi olduğunu anlamak için dikkatli ve standart muayeneler yapmalıyız.'
     "Anlamak için, görünenin ardındakini bilmek lazım" tasavvuru Thales'ten beri var. İlginçtir, birçok parlak keşif ve icattan sonra. Yüzyıllar sonra. Mısır'da aya bakıp takvim çıkarılması, M.Ö. y 2800. Demek, Mısırlılar M.Ö. 3. binyılda "ne" ya da "ne olacak" sorularını soruyorlardı ama, "asıl neden" gibi bir tasavvurları yoktu. Thales'in güneş tutulmasının vaktini tahmin edişi, M.Ö. 585. Altıncı yüzyıl. Attığı asıl adım bu yeni tahmin mi, "her şey sudur" hükmü mü? Onun--ya da onu ilk felsefeci kabul eden Aristoteles'in--aklında böyle bir ayrım olduğunu sanmam--öyle sanmayan da çoktur sanırım. Thales için gözleme dayalı tahminle görünmeyen nedeni arama, farklı zihinsel etkinlikler değildi; onlar sonradan farklı sorular, taraflar olarak görülmeye başladılar. Aristoteles, gene, çeşit çeşit doğa, hayvan vs. gözlemleyip, bugün cevabı çoktan verilmiş sorularıyla ontoloji sorularını bir, tek bir hayat süresinde sordu. Ontolojide, metafizikte sorduklarını anlamak için dahi daha çok çalışmak lazım. Canlıların yaşam döngülerine ise, bakıp görüyoruz, biliyoruz işte.               
     Bilimde, görünenin ardındaki uyumu--ki logos ilk, budur, Heraklitos'un deyişiyle, ilahi olan ve insana söyletilen söz--arayan da oldu, büyük sorularla uğraşmayı istemeyenler de. Tıbba, sağlık mesleğine, kıymetli: Hipokrat "kutsal hastalık" beyinden köken alır hükmüne vardı; doğru: Epilepsi beyin hastalığıdır. Demek, (1) dalakla, sözgelişi, ilişkisi, olsa olsa talidir, (2) kişiye özgü, öznel yaşantılarla tezahür etse ya da öznel yaşantılarla tetiklense de, her nöbet beyinden köken alır.
     Meslekler, zanaatler "görünenin ardındaki"ne ilişkin büyük sorularla uğraşmak zorunda değil ama, görünenin hemen ardında doku ya da molekül olduğu yanılgısına da düşmemeli. Psikiyatride ilk görünenin, en kolay seçilenin ardında birçok tutum, davranış, beceri, niyet, kasıt, becerilerde yeteneklerde farklılıklar vs var. Söylenenin ardında, gene, çeşit çeşit anlam var. Metafizikten, ontolojiden söz ediyor değilim: "Yalnızlık çekiyorum" sözünün hemen ardındakini "görmek" için teknolojik donanıma gerek yok: "Nasıl yani?" desem yeter. "Yalnızlıkla neyi kastediyorsunuz?", "başkaları ne diyor?"... Kolay.
     Daha iyi hekimler (uzmanlık değil doktora sorularını soranlar, bilimciler: doktorlar), geçerli örüntüleri bulup çıkarabilenler işte. Geçerli olanı: Özgül--mutlak biçimde özgül--neden bulunmasına katkıda bulunabilecek, ya da bunu bizzat sağlayacak kadar doğaya-yakın. İlkine örnek, otizm, ikincisine örnek Down sendromu.   
     1988 ile 1990 arasında, görünenin hemen ardında DSM tanılarının dizili olduğu inancını beslemiştim. Onlar orada duruyordu da iyi bilen iyi bakan görüyordu. Onu gören, daha da arttaki moleküle ya da neden olan yaşantıya ulaşacak, bulup çıkaracaktı. Hayat çok zor oluyor o zaman. Neyse, geçti. 
     Kanner'in makalesini okumak bile yeter aslında, şunu anlamaya: Otizm spektrumu denen özellik kümelerinin farkına ne zaman varılacağı, bakana, baktığı kültüre, bakılanın niteliği gibi niceliğine de göre değişir.  İyi bakmazsak bu kişilerde zeka geriliği ya da şizofreni var sanırız. Kanner de yanılgıya en çok bu iki tanıyla düşüldüğünü söylüyor; diyor ki, "bu çocuklara yanlışlıkla en çok koyduğumuz tanılar, akıl zaafiyeti ile şizofrenidir."
 
 
     İlk on bir çocuktan üçü konuşmuyormuş. Ya hiç ya da beşten az kelimeyle. 1956'daki makalesinde Eisenberg'le birlikte, bir düzeltme yapıyor: Lisan kusuru merkezi bir özellik sayılmamalı, diye. Anababadan çok ayrıntılı anamnez almış; EEG'leri fizik muayeneleri var.
     Otizm sözünü Bleuler'den, onu şizofreni tanımından almış. Almasaymış, belki daha az yanlış anlaşılırmış. Neden? Çünkü sonra şizofreni, otizm, çocukluk çağı şizofrenisi, erişkinlikte otizm ve bütün bunların hafif formları birbirine karıştı hep. Devam edeceğim. Eugen Bleuler, gene. Ama sonra, yenilerle: Hans Asperger, Michael Rutter, Lorna Wing
     Özet, çerçeve şöyle: 
 
 

9.04.2015

Shoot and drive: March

Gawk at the leaden green, the laden green, Shoot and drive. Unladen, light.
For March yields, March is good enough, May is selfrighteous, May is way too vain.


5.04.2015

The Earthian Brain 2.I


"Tons of isopropionate unloaded yesterday," writes Flatty, a young Erythroican from the fifth Julian millennium BCE, and guesses that this is preparatory work for a group potentiation to take place on the following day.
     The tomb houses volumes of papyri on top of his remains.
     He goes on to describe in his 7K year-old diaries the characteristics of the rich soil in the Neuropilic Crescent, and speculates that isopropionate consolidated the functional connections between singular rooms in wisdom centers.
     The picture depicts a crosssection of the fertile soil rich in isopropionic acid. Note the increase in arborization and the size of epiarboric spines as they approach the Fertile Crescent.