8.11.2013

Açık erişim, bilim, para, iktidar, emek

Ben hakemli dergi okumaya başladığımda, yayıncılık okurun ödediği para ile okuru hedefleyen reklamlara bağlıydı. Bilimci okumak için para öderdi. “Açık erişim”le birlikte, okumak bedava oldu;  şimdi yazdığını yaymak için para ödüyorsun. Değişmeyen, müşterilik. Değişen var mı? Bilmiyorum. Bize yazınızı gönderin, para da yollayın, basalım diye reklam yollanmasını sevmiyorum, orası kesin. İşe yarar mı, kime yarar, onu da bilmiyorum. 


Geçenlerde, arkadaşlarım bilimciliğin emekçilik sayılabileceğini iddia ettiler. Bu durumda emekçinin hak aramasına karşılık gelen, yayımlanan yazısının maddi karşılığının ödenmesini istemek oluyordu. Düşündüm, bilimciliği emekçilikle bağdaştıramadım: Bilimcinin bulduğu gördüğü düşündüğü, başkasının tüketimine sunacağı mal değil; ürettiğine nasıl yabancılaşsın. İşinden soğur, vazgeçer, o başka; “yabancılaştım” diyorsa, kastettiği bıkkınlık, işi yabancılar olmak.


Bilimci kâr etmek için birilerini çalıştıran patron da değil: Merak ettiğini incelemek, açıklama aramak ile para kazanmayı hedeflemek birbirini dışlamaz da, ikisini birden hedefleyen var mıdır bilmem—hiç rastlamadım. (Salt teknolojiye yönelik sistemli çalışmayı saymıyorum; orada esas güdü merak değil çünkü; uğraşın hedefi, geçimini sağlamak.)

Bilimci, rütbesi ne olursa olsun—yetkin bilim kurumunda söz sahibi olan, patronun aracısı olma mertebesine erişmiş yüksek rütbeliden, sabit gelir biraz da eğitim karşılığında veri toplayan okullu gence—güçten, iktidardan beslenmektedir. Ya para veren, ya ortak inançla-ülküyle bağlanılan lider, üstat, veli nimet, hami: Patron.

Patron, uzun süredir, banka. (Evet, parayı dağıtmada söz sahibi olanlar var, nitelikli eseri anlayan seçen otorite var... Yetki verilmiş olan kurum böyle, yeterliliğini ispatlamış olan dergi—gene, kurum—böyle. Ama onlar patron değil, aracı hep.)

Bugün işinden hoşnut olmayan, işini yabancılayan bilimcinin sıkıntısı, emekçinin yabancılaşmasıyla bir değil. Ne yapıyorum ki? sorusu zihnini kurcalıyorsa, bunun nedeni, tüketmeyeceği, yabancısı olduğu bir malın seri üretiminde çalışması değil de patronla şahsen tanışmıyor olmasıdır belki.

Avrupa’da paraya sahip olanın, paradan para kazananın (bankacının) bilimi sanatı doğrudan desteklediği dönemde, bilimci ile veli nimeti birbirlerini tanıyorlardı, aralarında başka kişi ya da kurum yoktu. Mediciler, Tim Parks’ın Ezra Pound’un şiirinden alıntıyla vurgulayarak söylediği üzre, usura’dan (tefecilikten)  gelenin bir kısmını sanatçıya bilimciye verdiler; günah sayılandan gelen paranın bir kısmını bilime sanata akıttılar. Ne oldu? Rönesans oldu!



Kâr etmenin sırrı, Kuzey’de olmayan malı oraya hem bolca hem hızla taşımak, sürümden kazanarak ticari rekabette öne geçmekti: Vakti nakde çevirmek. Günah, çünkü contra natura !

Eh, bilim ile çeliştiği iddia edilebilir mi? Fetih işte. Zafer. Contra natura. (Bilimin özünde erdem niteliği taşıdığını da iddia edebilir miyiz ki, edemeyiz; benim tatminkâr bir gerekçem yok. İnanç derim buna ben ancak; inanca saygı duyarım.)

Daha önceki patron ise, gerek Rönesans’tan önceki Orta Çağda, gerek Klasik Dönem’de, tarikat idi; bilim ülküden besleniyordu: Liderin kimliğinde somutlaşan, içreklikle güçlenen bir otorite. İdeal sayılandan, mükemmellik arayışından—imandan—beslenen ortak emek: İslam alimleri, Pisagor’un ... takipçileri...

İki koşul da şimdikinden iyi: Paraya para deniyor, hamiye hami, güce güç, inanca inanç... Özerkliği mesele edinen yok. İktidarın temsilcisiyle, mutlak iktidar sahibinin ta kendisiyle şahsen tanışıyor olmanın olumsuz bir ahlâki yükü yok. Kucak oturana kıyasla çok büyükse, oturan, yerini istediği gördüğü gibi tarif eder. Günahkâr tefeci (bankacı) Giovanni’nin parası çok, kucağı geniş.

Giovanni, bankayı kuran, Averardo’nun oğlu oluyor. Averardo’nun takma adı Bicci.
Mediciler’den Bicci’nin oğlu Giovanni:
Giovanni di Bicci de' Medici:
Giovanni, son of Bicci de’ Medici

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder