27.11.2013

Boncukta tutum aramak: The Beads Task


A
B

Observation

Induction

No assumption, no hypothesis

Empirical stance / method


Repeated observation of presence or absence, occurence or nonoccurence of the event is key, i.e. prediction is an inference  with a probability of error

Power of a series of observations is dependent on (a) the degree to which the event is observable, as well as (b) the number of observations

Relevant to Bottom-Up information processing Frequentist, Bayesian


Reasoning, calculation

Deduction

An absolute numerical probability is at hand

Rationalistic stance / method


Prediction is is based on a mathematical operation, ie. an extension of logic



Prediction is binomial i.e. absolute and either true or false.


 Relevant to Top-Down information processing Probabilistic


In the A condition, probability of error is dependent on the frequency distribution in the set of repeated observations, which varies with every “bit” of new information / observation—Yes or No, True or False, Occurence or Nonoccurence. The prediction that is based on the initial bit of information carries the highest probability of error, decreasing as observations accumulate.

In the B condition, i.e. when the probability that an event takes place or that a proposition is true is a given, predictions are based on, and only on, this constant value of probability.
Inference based on observation cannot be justified in the B condition, for the probability is constant, rendering observational evidence redundant.

The Beads Task is designed as a measure of the tendency on the part of the observer-subject to jump to conclusions. I find it hard to understand—literally: Although the subjects are informed at the outset regarding the constant figure of probability for True or False, they are offered a series of repeated observations until they feel confident to make a guess, a forced choice between True and False.
  
M: Number of beads that are in the majority
m: Number of beads that are in the minority
B: Total number of beads in each of the two jars = M+m
D: Draw
n: Number of draws (observations)
Pr: Probability of a correct guess regarding the jar of origin for the bead presented = Ratio of the number of beads in the Majority to the Total number of beads in each jar
Pw: Probability of an incorrect guess regarding the jar of origin for the bead presented = Ratio of the number of beads in the Minority to the Total number of beads in each jar
The initial observation is the only basis for the forced choice, and this is independent from the ratio of M/n.
Induction, based on probability of error (Pw) is redundant, because:
Pw= (m/B)ⁿ for any number of draws (observations)
Pr= M/B at the initial draw (observation)
M, m, n and B are positive integers.
If m is smaller than M, then M/m is bigger than 1.
Pw will decrease at every draw, to reach 0 when the draw number is ∞.
For no value of n will Pw be bigger than M/B, i.e. the Pr at the initial draw.  

Hence my question:
What is the question of the Beads Task?
How quickly does the subject jump to the conclusion? (1), or
How long does it take the subject to figure out the redundancy of observation following the initial draw? (2)
If (1), is it that the task takes advantage of a trick that involves misguiding the subject? (3)
If (3), how is this really relevant to psychotic thought disorder?  

8.11.2013

Açık erişim, bilim, para, iktidar, emek

Ben hakemli dergi okumaya başladığımda, yayıncılık okurun ödediği para ile okuru hedefleyen reklamlara bağlıydı. Bilimci okumak için para öderdi. “Açık erişim”le birlikte, okumak bedava oldu;  şimdi yazdığını yaymak için para ödüyorsun. Değişmeyen, müşterilik. Değişen var mı? Bilmiyorum. Bize yazınızı gönderin, para da yollayın, basalım diye reklam yollanmasını sevmiyorum, orası kesin. İşe yarar mı, kime yarar, onu da bilmiyorum. 


Geçenlerde, arkadaşlarım bilimciliğin emekçilik sayılabileceğini iddia ettiler. Bu durumda emekçinin hak aramasına karşılık gelen, yayımlanan yazısının maddi karşılığının ödenmesini istemek oluyordu. Düşündüm, bilimciliği emekçilikle bağdaştıramadım: Bilimcinin bulduğu gördüğü düşündüğü, başkasının tüketimine sunacağı mal değil; ürettiğine nasıl yabancılaşsın. İşinden soğur, vazgeçer, o başka; “yabancılaştım” diyorsa, kastettiği bıkkınlık, işi yabancılar olmak.


Bilimci kâr etmek için birilerini çalıştıran patron da değil: Merak ettiğini incelemek, açıklama aramak ile para kazanmayı hedeflemek birbirini dışlamaz da, ikisini birden hedefleyen var mıdır bilmem—hiç rastlamadım. (Salt teknolojiye yönelik sistemli çalışmayı saymıyorum; orada esas güdü merak değil çünkü; uğraşın hedefi, geçimini sağlamak.)

Bilimci, rütbesi ne olursa olsun—yetkin bilim kurumunda söz sahibi olan, patronun aracısı olma mertebesine erişmiş yüksek rütbeliden, sabit gelir biraz da eğitim karşılığında veri toplayan okullu gence—güçten, iktidardan beslenmektedir. Ya para veren, ya ortak inançla-ülküyle bağlanılan lider, üstat, veli nimet, hami: Patron.

Patron, uzun süredir, banka. (Evet, parayı dağıtmada söz sahibi olanlar var, nitelikli eseri anlayan seçen otorite var... Yetki verilmiş olan kurum böyle, yeterliliğini ispatlamış olan dergi—gene, kurum—böyle. Ama onlar patron değil, aracı hep.)

Bugün işinden hoşnut olmayan, işini yabancılayan bilimcinin sıkıntısı, emekçinin yabancılaşmasıyla bir değil. Ne yapıyorum ki? sorusu zihnini kurcalıyorsa, bunun nedeni, tüketmeyeceği, yabancısı olduğu bir malın seri üretiminde çalışması değil de patronla şahsen tanışmıyor olmasıdır belki.

Avrupa’da paraya sahip olanın, paradan para kazananın (bankacının) bilimi sanatı doğrudan desteklediği dönemde, bilimci ile veli nimeti birbirlerini tanıyorlardı, aralarında başka kişi ya da kurum yoktu. Mediciler, Tim Parks’ın Ezra Pound’un şiirinden alıntıyla vurgulayarak söylediği üzre, usura’dan (tefecilikten)  gelenin bir kısmını sanatçıya bilimciye verdiler; günah sayılandan gelen paranın bir kısmını bilime sanata akıttılar. Ne oldu? Rönesans oldu!



Kâr etmenin sırrı, Kuzey’de olmayan malı oraya hem bolca hem hızla taşımak, sürümden kazanarak ticari rekabette öne geçmekti: Vakti nakde çevirmek. Günah, çünkü contra natura !

Eh, bilim ile çeliştiği iddia edilebilir mi? Fetih işte. Zafer. Contra natura. (Bilimin özünde erdem niteliği taşıdığını da iddia edebilir miyiz ki, edemeyiz; benim tatminkâr bir gerekçem yok. İnanç derim buna ben ancak; inanca saygı duyarım.)

Daha önceki patron ise, gerek Rönesans’tan önceki Orta Çağda, gerek Klasik Dönem’de, tarikat idi; bilim ülküden besleniyordu: Liderin kimliğinde somutlaşan, içreklikle güçlenen bir otorite. İdeal sayılandan, mükemmellik arayışından—imandan—beslenen ortak emek: İslam alimleri, Pisagor’un ... takipçileri...

İki koşul da şimdikinden iyi: Paraya para deniyor, hamiye hami, güce güç, inanca inanç... Özerkliği mesele edinen yok. İktidarın temsilcisiyle, mutlak iktidar sahibinin ta kendisiyle şahsen tanışıyor olmanın olumsuz bir ahlâki yükü yok. Kucak oturana kıyasla çok büyükse, oturan, yerini istediği gördüğü gibi tarif eder. Günahkâr tefeci (bankacı) Giovanni’nin parası çok, kucağı geniş.

Giovanni, bankayı kuran, Averardo’nun oğlu oluyor. Averardo’nun takma adı Bicci.
Mediciler’den Bicci’nin oğlu Giovanni:
Giovanni di Bicci de' Medici:
Giovanni, son of Bicci de’ Medici