13.12.2012

1. Tavus kuşu

Kıvanç şakaklara vurup sağ kaşı burmuş. Foto Güzel kaşlar arası irtifa farkına alışkındır; görevinin sıradan bir belgeleme olmadığını gözlerden anlamış: Sadun kameraya bakıyor ama gözleri görme değil gösterme kipinde. Celil Bey, stüdyonun ve oğlunun ışığından gözleri kamaşarak bu âna tanıklık ediyor. Sadun'un portresi sadece mezuniyetin resmi değil, ailenin Ankara'ya dikilişinin Cebeci'deki dairenin tapusundan da sağlam bir belgesidir. Titrek enerjisi, şen gururu, gözlerindeki zafer haresi, en azından birkaç kuşağa başarı çıtası olacak. "Canım, başını biraz daha kaldır."

Celil Bey dışarda bekleyemedi. Kızlarına, hokka gibi yaptırıldıktan sonra iner diye umdukları halde büsbütün dikilen burnuyla dünyaya meydan okumaya devam eden ortanca ile, onun hışmından korkan, ama asıl, husumetiyle husumet çekip durduk yerde birileriyle takışmasından ve böylece izzetinefsine dokunacak bir laf işitmesinden endişe eden büyüğe “siz durun,” deyip stüdyoya daldı. Zarife Abla fotoğraf çekimini seyretmek istiyordu ama olmadı, çünkü babasının “durun” buyruğunun "Latife’ye sahip çık" demeye geldiğini anladı. Babasıyla birlikte üstlendikleri bir görev – ya da edindikleri, çünkü sadece müphem ve değişken değil (“Latife terbiyesini takınsın”, “Latife’nin kalbi kırılmasın”), hangisince tanımlandığı bile belirsiz. Baba kızın söz hakkı eşit değil ama, bu ödevin ait olduğu kurallar dizisi sözsüz. İkisi de bilmez, düşünmez bu daimi nöbeti gerekli kılan kabahatlerini. İşkille işaretleşirler. Dile dökebildikleri, bir isyandan ibarettir – acı, çetrefilli, yersiz bir soru: Anne neden öldü?

İşte, Zarife Abla işareti alınca, doğrulmaya yeltendiğini bile belli etmeksizin, muşamba kaplı kanepeye çakıldı, küçücük, eğreti, hem de kaskatı, dimdik. Ankara’ya geldiklerinden beri zaten, ya apansız öksüzlükle evde kaynayan isyanın çökeltisinden, burukluktan, ya büyük şehirde çektiği hasretlik kendi büyük yüksek karlı kara şehrinin cennet olduğu yanılgısını pekiştirdiğinden, ya korkmaktan, eğreti. Aynı kapı: Öksüzlük. Eğreti anneliğinin dolambaçlı yollardan getirip yüzüne yapıştırdığı vazife ifadesinin içinden bir savaşçının yay gibi fırladığı oluyor; mert, kibirli, hem de safdil: “Siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz!” Dedesi kara karlı yalçın memleketinin en muteber bir müderrisiydi, ilimde eline su dökülmez; Ruslar Müslümanları keserken nasıl kurtulmuş girdiği yatağın altında, besbelli Hızır Aleyisselam yetişmiş; kendisi desen, iftihar listesinden gelmiş, Cumhuriyetimizin en muteber üniversitesine, gene birinci, Müslümanlıkta olsun müspet ilimde olsun. Latife’ye sessizce göz kulak olurken, içinde cereyan etmekte olan muharebe sertleşiyor. (Öksüz anneler, en şefkatli, en sert, en çocuksu anneler; kesif dişilikleri ile karikatür gibi delikanlılıklarının alacası, tutkunlarına mıknatıstır.) Düşman görünürde yok, düşman çok. Kaçtılar geldiler, ilime ve cihada geldiler, gurbete düştüler.

Latife, yanında cayır cayır oturuyor.      

Sadun başını kaldırdı. Celil Bey başını eğip eliyle gözlerine perde yaptı. Baba oğul, iki öksüz.

Dışardaki odada Zarife korkuyla omuzlarını dikti. Latife aklından gökyüzüne bakıyor. Foto Güzel deklanşöre bastığı anda Yenişehir'deki küçük dükkanı bir hale çevrelemiş olabilir.

2. Baykuş

3. Kumru

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder