11.05.2012

Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nın (Kuhn) 50. yılı

Kuhn’un 1962 tarihli ünlü monografındaki çıkış noktası doğa bilimleri idi. Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) başlıklı bu eserde tanımladığı kavramlar [paradigma, numunelik (exemplar), normal bilim, bunalım (crisis), aykırılık/ anormallik (anomaly), sıçrama (leap), oranlanamazlık (incommensurability), nesnel olanın karşıtı olarak hüküm ya da öznellik)], fizik ve kimyadaki gelişmelerin yorumuna yöneliktir. Buna rağmen, BDY’nin sosyal ve beşeri bilim çevrelerinde gördüğü ilgi ve etkisi daha büyük oldu.
Kuhn akademideki ilk alanı olan fizikte doktora yaparken şu hükme varmıştı: Doğa bilimlerinin herhangi bir dönemde doğru, bilimsel, ya da daha az kusurlu, kısacası hakikate daha yakın saydıkları son (en yeni) kuramın eski olandan farkı, aslında bu niteliklerin hiçbiri değildir. Madde kadar temel kavramlara bile, ancak bir tanım ve tanımın içinde yer aldığı sistematik üzerinden ulaşılabilir. Bu hükmünü BDY’de ve sonraki makalelerde en çok fizikten kimyadan örneklerle anlatır. Özetlemek için, saptamalarını ilk verdiği örneklerden birine, astronomiye uygulayalım:

Gök cisimlerinin hareketlerini açıklamada Kopernik’in kuramı Ptolemy’nin kuramından daha gelişkin kabul ediliyorsa, bunun nedeni Kopernik’in Ptolemy’nin kuramını öğrenip hatalarını düzeltmiş olması değildir; Ptolemy’nin akıl ettiği ya da ondan da önce sorulmuş olan sorular arasından onun cevaplandıramadıklarına cevap bulmuş olması ya da onun kuramının bazı kusurlarını düzeltmiş olması da değildir. Çünkü aralarında, soruların sabit kaldığı bir süreklilik yoktur. Dünya merkezli kuramın terk edilme nedeni, soruların değişmesi ve yenilerinin bu kuramla cevap bulunamayacak sorular olmasıdır. Soruların değişmesi, –gök cisimlerinin yörüngeleri ya da birbirlerini çekme güçleri ile hiç ilgisi olmayan- birçok nedene bağlıdır; yeni soruları belirleyen, dünya merkezli kuramın olanaklarıyla verilmiş olan cevaplar değildir. Yeni paradigmadaki sorular, önceki cevaplar sayesinde ortaya çıkan, onları mantıken izleyen mutlak bir bilinmeyene işaret etmez; belli bir dönemin kültürü (inançları, hakikat anlayışı, değer seçimleri vb.) ile biçimlenen, tanımlanan kavramlar, gene o döneme ait bilimsel yöntemler ve gereçler ile açıklanmaya çalışılır; yeni sorulara cevap aramak, aslında, numuneliklere benzemeyen gözlemleri, yani aykırılıkları/anormallikleri açıklamaya çalışmaktır. Bu sürece “bulmaca çözmek” dememiz doğru olur; tatminkâr açıklamaların bulunamaması, paradigmadaki (yani, geçerli kuramlar, inançlar ve değer seçimleri, yöntemler gereçler ve kuramı geçerleyen numunelikler bütünündeki) kusurlara değil, bilim adamının araştırmada yaptığı hataya ya da aklının yetmeyişine yorulur. Saygın bilim adamlarını, önde gelen bilgi üretim kurumlarını dahi pes ettiren bulmacalar biriktikçe, paradigmanın ömrü kısalmaya başlar; sonra bunalım başlar. Bunalımın ardından oluşan yeni paradigmanın tanımları ve soruları başkadır. “Yerküre” kadar temel bir kavrama bile, ancak bir tanım ve tanımın içinde yer aldığı sistematik üzerinden ulaşırız. Ptolemy’nin “yerküre”si evrenin merkezindeydi, hareket etmiyordu, Kopernik’in kuramındaki yerküre hareketliydi.  Kopernik’in kuramıyla gök cisimlerinin hareketlerini daha az hatayla tahmin etmek mümkün olduğundan, dünya merkezli paradigmadan kopuşa bir sıçrama diyebiliriz. Ne var ki, hatasızlık bakımından karşılaştırıldıklarında, aslında Kepler’in güneş merkezli astronomiyi benimseyerek yaptığı önemli düzeltmelerden önce Ptolemy’nin paradigmasının bütünü Kopernik’inkinden daha az hata içeriyordu. Bu ikisinin çağları arasında paradigmanın değişmesi, ilerleme değildir; sadece ... paradigma değişimidir. Güneş merkezli astronominin dünya merkezli astronominin iyisi, gelişkini olduğunu söyleyemeyiz; çünkü bu iki kuram, evet, aynı konuyla ilgili olan, ama farklı sorulara cevap arayan kuramlardır, yani farklı paradigmalardır; birbirleriyle karşılaştırılmaları olanaksızdır. Matematikten bir analojiye başvurarak söyleyelim: Bilimsellik derecelerini karşılaştırmak için ikisinin birden tam sayılarla ifade edilebildiği ortak bir ölçüm birimi yoktur; bu duruma -rasyonel olmayan sayıların, yani ifadesi tam sayıların oranlarıyla (kesirlerle) mümkün olmayan çoklukların özelliği olarak kullanılan ifadeden ilhamla- oranlanamazlık denebilir. Kopernik kuramının hakikate daha yakın görünmesi, bizim bugünden geriye bakışımızda oluşan bir yanılsamadır. Çünkü bilimle tanıştığımız derslerde fizik bilgisi ve kuramları (yürürlükteki paradigmalar) bize yasalar olarak tanıtıldı; doğrulanmalarına en uygun, ama doğada olup biteni tam temsil etmeyen örnekler verildi; ders kitaplarının bilim anlayışı ile yetiştirildik. Oysa fen kitaplarındaki örnekler, öğrencilerin ilk defa karşılaştıkları kuramları tasavvur edebilmeleri amacıyla, geçerli paradigmayı doğrulayıp öncekilerin “hatalarına” işaret eden örneklerdir; bu da, eski ile yeninin aynı tanımlarla oluşan sorulara cevap aramış olduğu, birinin hatasının diğerinde düzeltildiği yanılgısını yaratır.

Kuhn BDY’ye ek sayılan 1973 tarihli makalesinde (postscript), eleştirileri dikkate alarak yaptığı düzeltmelere yer vermiş ve bilimselliğin beş boyutunu tanımlamıştır: Hatasızlık, Tutarlılık, Kapsam, Basitlik, Üretkenlik.

Soruları belirleyen nelerdir?: Dönemin sosyal-kültürel özellikleri, dönemin bilimci kimliği, bilimcilerin bireysel özellikleri ...

Kuramcılar arasındaki kişisel farklar: ...

“Paradigma”nın tanımlarından birinde, eğitimleri, bilim anlayışları, çalışma yöntemleri benzer olan bilim topluluklarının üyelerince benimsenmiş olma özelliği vardır. Bu bağlamda, BDY’nin sosyal ve beşeri bilimlerde daha çok ilgi görmüş olduğuna dikkat çekmemiz gerek: Altmışlar fizikte farklı paradigmaları benimsemiş olan ama güçleri birbirininkine yakın bilimsel toplulukların eşzamanlı olarak mevcut olduğu bir dönem sayılmaz. Oysa beşeri bilimlerde, toplumsal özellikler ve değer seçimleri, ilgilenilen fenomenlerin kavramsallaştırılma biçimine daha yakın bir yerde durur; öznelliğin etkisi paradigmaya daha dolaysızca, daha kolayca sızar. O halde beşeri bilimlerde eşzamanlı olarak mevcut olması zaten beklenen farklı tanım sistemleri, paradigmalar, ekoller (?) birbirlerinden Kuhn’un doğa bilimleri için tarif ettiğine benzer bir süreçle mi ayrılır?
Tıpta da öyle: Tıbbi disiplinlerin benimsediği kullandığı tanımlardan bağımsız olarak, saf işlevsellik düzeyinde ayrılan olgular zaten var mı ki, bunlara ulaşmaya çalışırken aslında ilerlemekte değil de paradigma değiştirmekte olduğumuzu iddia edelim? Başka bir deyişle, tıbbın işleyişinin kanıta değil delile / değer seçimine dayalı olduğunu söylemek için Kuhn’a gönderme yapmaya ihtiyacımız mı var?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder