26.01.2012

Sinek ısırıklarının...

Cemil, cesaretin, hakikatin şiirde ve ancak şiirde olduğunu biliyor. Bundan ötürü, (1) şiirine şiir demiyor, (2) yanılıp da şiir demiş olduklarını saklıyor, (3) şiire ilerliyor, daha doğrusu, şiire yolculukla yetiniyor.
Yazmasa çıldırmaz, kesinlikle çıldırmaz, ama daha fena sıkılır. Utanarak, sıkıldığından, ve utana sıkıla yazıyor.
Yazıya hayat karşısında ayrıcalık tanımaktan kaçınan katı sıkı ahlak, her satırda: Okurken yeni kitabı aldığımdan okuduğumdan sevdiğimden, başka birçok şeyden mahcup oldum.
Yazara bizzat bildireyim isterdim ki: Anlatının hayat gibi sıradan olduğunu biliyorum; mümkünse yazmamak gerektiğini, insanın ancak -çıldırma ya da sıkılma tehlikesiyle karşılaşıp da- mecbur kalırsa sıradanlığını yazının içinde teslim etmek şartıyla yazabileceğini de biliyorum. Şimdi, izin verir misiniz, (1) son yazdığınızın şiirimsiliğine, kardeşçilliğine kapılmayacağıma söz verirsem kitabınızı ikinci oturuşta bitirebilir miyim? (2) teşhirciliğe karşı ahkam kestiğim teşhir defterimde, sıradanlığımızın altını çizmek ve yazı ahlakını gözetmek kaydıyla, son kitabınızdan kısaca, 5 ila 500 satırla mesela, söz edebilir miyim?

"Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz."
İşte bunun için en azından, minnetarım çünkü, ... derken artık ayıp olduğunu fark ediyoruz ve ... sust..

22.01.2012

Spitzer ve yndş.’ın Pozitivist Protestosu ve Psikiyatrik Reformasyon


DSM’nin (Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders)  el kitabı olmakla kalmadığını biliyoruz da, psikiyatri eleştirisi yazıp bir yandan dinler tarihi okurken, benzetmenin çekiciliğine kapıldım -gene:

Bu metnin üçüncü baskısı aslında yeniden yazılmış bir Kitap.

Üçüncü baskının yazımını hazırlayan, öncelikle, gündelik uygulamaya düzen verme, yanlışları düzeltme çabası değil mi?

Hasta-sağlıklı ayrımının keskinliği, bunun yeni baskılarda değişmeyeceği açık ya da örtük biçimde bildirilmiyor mu? Hiçbir temel ilkede kökten değişiklik yapılmayacak.

Kitap benimseyenlerin çoğunca gündelik uygulamada olsun araştırmada olsun yegâne yol gösterici olarak görülmüyor mu?

Yeni Kitabı reddedenlerin bir kısmı önceki inanışın daha koyusuna meyletmiyorlar mı? Hem de altmışlardakinden daha sert bir kimlik savunmasıyla, bir de bölünüp aralarında savaşarak?

Bir de şunlar:

-          DSM’de 80 Reformu’ndan beri sağlıklılarla hastalıklılar ayrımı kesin, keskin –ve açıkça bildirilmese de sabit :

“Değişme düzelme iyileşme vb. için doktorunuzun dediğini yapın ama siz hastalar için hedefimiz işlev düzeyinizi yükseltmekten ibarettir.”

“Kötü değilsiniz, bünyeniz bozuk, anne babalarınızın da bunda suçu yok. Seçimlerinizden sorumlu ve seçimlerinizde özgür olduğunuz yanılgısına kapılmışsınız.”

“Hümanist psikoloji, özgür irade, kendini gerçekleştirme gibi kavramlar ve çabalar kanıta dayalı değildirler, olma olasılıkları yoktur; bunların Kurumumuzla ilgileri yoktur.”   

-          80 Reformu’nun karşı çıktığı inanışta ise, aidiyet koşuluna bağlı olan bir düzeltme ve kurtarma vaadi  vardı (ücretli); üstelik Kurum “analiz ile arınma” hizmetini çok pahalıya satıyordu.

3.01.2012

Şizofreni ders notu

TANIMLAMA
Şizofreni, düşünce, algılama, davranış, motor aktivite, motivasyon, duygudurum gibi birçok merkezi sinir sistemi (MSS) işleviyle ilgili belirtilerle tanımlanan bir sendromdur.
Şizofreni tanısı konan hastalar genellikle, düşünce ve algılama bozuklukları, uygunsuz davranış ve duygulanım gibi pozitif belirtilerle tedaviye başvuran 15-30 yaş aralığındaki kişilerdir. Bu hastaların çoğunda anamnez ve muayene, son birkaç yıl içinde hafif pozitif ve negatif belirtilerin mevcut olduğunu, sosyal-mesleki işlevlerinin akranlarınınkine göre düşük ya da gerilemede olduğunu gösterir. Rahatsızlık kronik seyir gösterir.   
Tanımın genişliğinden de anlaşılacağı gibi, şizofreni heterojen bir sendromdur. Şizofrenide: 1- Hemen her zihinsel işlevle ilgili belirti görülebilir. 2- Ağırlıklı olan belirtiler hastalığın süresine ve alt türüne göre değişiklik gösterir. 3- Hiçbir belirtinin her hastada ya da bir hastanın tüm hastalık seyri boyunca mevcut olması beklenmez. 4- Hastalar, belirti şiddeti, sosyal işlev kusurları ve yaşam kalitesi bakımından, hafiften ağıra geniş bir yelpazede yer alırlar.
Bütün şizofreni hastaları için geçerli özellikler sadece şu ikisidir: 1- Sosyal işlevlerde kısıtlanma olması 2- Şifa (kür) sağlayabilecek, yani belirtileri tekrar ortaya çıkmayacak biçimde ortadan kaldıracak bir tedavinin hali hazırda mevcut olmayışı.

        Şizofreni bir hastalık değil heterojen bir sendromdur.
        Belirti kümelerinin her birinin birçok başka nedeni olabilir.
        Çoğu zaman genç hastalara konan bir tanıdır.
        Stigma (damga) niteliği taşır.
        Sonradan doğruluğunun gözden geçirildiği ve değiştirildiği seyrektir.
        Tanı değişse bile stigmatizasyon devam edebilir.
        Şizofreni bir dışlama tanısıdır.

TARİHÇE

On dokuzuncu yüzyıldan önce, sadece genel bir akıl hastalığı kavramı vardı.

Modern psikiyatri genç bir daldır; şizofreni ilk tanımlanan psikiyatrik bozukluklardan biri olsa da, bugün kabul edilene benzeyen ilk tıbbi tanımı ancak 100 yıl kadar önce yapılmıştır. Sağduyuya aykırı davranışın, deliliğin, doğaüstü güçlere bağlandığı, büyüsel ya da dini inançlar doğrultusunda ilkel tedavi yöntemlerine başvurulduğu, bunların hastalık yerine hastaların yok edilmesiyle sonuçlandığı dönem çoktur (Tarih Öncesi dönem, Orta Çağ Avrupası vb.). Daha gelişkin kültürlerde (Antik Yunan, Orta Çağ Arap-İslam uygarlığı vb.) bugünkü tıp anlayışına daha yakın, belirtinin bedenle ilişkisini kuran kuramlar, araştırmalar ve insani tedavi yaklaşımları mevcuttur.
Modern tıp, nöropsikiyatri
Sistematik klinik gözlemler, 19. yüzyılda nöropsikiyatriyle başlamıştır. İki tanım, bugünkü şizofreni kavramını biçimlendiren özgün ve zengin içerikleriyle öne çıkar.
Kraepelin, tanımında erken başlangıcı, bilişsel yıkımı, içe kapanmayı ve psikozu vurgulamış ve dementia praecox (erken bunama) terimini kullanmıştır. Sonradan bilişsel yıkımın kural olmadığı kanısına varmış olsa da, dementia praecox ile manik depresif psikoz arasında yaptığı asıl ayrım (tam remisyonun hiç bir zaman sağlanmaması) bugünkü şizofreni tanımlarında hâlâ mevcuttur.
Bleuler'in tanımı, şizofreniler grubu, iki bakımdan bugünkü şizofreni kavramına benzer: 1- Klinik görünümün heterojenliği 2- Bu görünümlerin hepsinin, bütün hastalarda bulunan bir temel özellikten köken aldığı kabulü. Bu ortak özellik, “psişenin temel alanları arasındaki ilişkinin kopması” yani “zihin bölünmesi”dir. Nitekim şizofreni terimini oluşturan hekim, Bleuler’dir (schizm: bölünme, -phrenia: zihinsel). Bölünmenin dört temel belirtisinden (4A) en az biri bütün hastalarda mevcuttur ve bütün diğer belirtiler 4A’nın sonuçlarıdır: Affect ile ilgili belirtiler (afektin sığ ya da uygunsuz olması), Association ile ilgili belirtiler (çağrışımların, düşünce akışının gevşek, kopuk, anlaşılmaz olması), Autism (otistik içe-çekilme; toplumdan, dış dünyadan, gerçeklikten yalıtım; düşünce ve davranışların dış uyaranlardan çok iç uyaranlara bağlı olması; yani asosyalite ve gerçeği değerlendirme bozukluğu), Ambivalence (davranışı yönlendirecek kararı verip edimi başlatmada güçlük, irade kusuru, avolisyon).
Psikanaliz, psikoterapi kuramları, sosyal bilimler
Çoğu kültürde, ruhsal travmanın ve olumsuz yaşam koşullarının sağlığa olumsuz etkisi olabileceği düşüncesi özgül bilimsel delil aranmaksızın kabul görür. Bu kabul, ruhsal rahatsızlıklar için daha da yaygındır.  
Freud’un 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olan klasik psikanalitik kuramı ve sonraki psikanalitik kuramlar, belirtilerin ve hastalıkların oluşumunda bilinçdışındaki dürtülerin ve bireysel yaşantıların, özellikle yaşamın erken dönemlerindeki öğrenmelerin belirleyici olduğu kabulünden yola çıkar. Psikanalitik kuramlarda psikoza ilişkin açıklamalar mevcuttur, ancak psikanaliz şizofreni tedavisinde uygun olmadığından, psikanalitik kuram şizofreninin biyoloji dışı açıklamaları arasında sosyal etmenler ve aile ilişkileri kadar öne çıkmamıştır.
Aile içi ilişkilerin rolüne ilişkin birçok açıklama yapılmıştır, ancak bunlardan günümüzde hâlâ kabul gören azdır.
Olumsuz yaşam koşullarının ve sosyoekonomik düzeyin şizofreniyle ilişkisini 20. yüzyılın ilk yarısında sosyal bilimciler araştırmıştır. Sonradan konuya ilgi azalmış olsa da, yeni epidemiyolojik araştırmalarda bu etmenler tekrar hesaba katılmaya başlamıştır.
EPİDEMİYOLOJİ VE ETİYOLOJİ
Şizofreninin nokta yaygınlığı % 0.5 kadardır; yani yeterli büyüklükte herhangi bir nüfusu kesitsel olarak inceleyecek olursak, belli bir hata payıyla, 200 kişiden birinde şizofreniye rastlayacağımız tahmininde bulunabiliriz.
Yakın zamana kadar bu rakamın % 1 civarında olduğu kabul edilmiş ve nokta yaygınlığının coğrafyadan ve kültürden bağımsız oluşu şizofreninin çevresel etmenlerden bağımsız bir hastalık olduğuna delil olarak gösterilmiştir. Ancak yeni çalışmaların toplu analizinde, hem yaygınlığın hem sıklığın geniş aralıklara yayıldığı görülmüştür. Özellikle sıklığın bazı bölgelerdeki yüksekliği dikkat çekici boyuttadır. Bu durum, belirtilerin oluşumunda çevresel etmenlerin etkisine işaret ediyor olabildiği gibi, tanı-tedavi pratiğinde bölgeye-kültüre ait farkların yansıması da olabilir.

Son 50 yılın başlıca epidemiyolojik çalışmalarının analizinden yapılan kestirimler

Ortanca
10. – 90. Persentil
Sıklık
15.2 / 100000
7.7 – 43.0 / 100000
Sıklıkta Erkek/Kadın oranı  
1.4
0.9 – 2.4
Yaşam boyu risk
7.2 / 100000
3.1 – 27.1 / 100000
Nokta yaygınlığı
4.6 / 1000
1.9 – 10.0 / 1000