13.12.2012

1. Tavus kuşu

Kıvanç şakaklara vurup sağ kaşı burmuş. Foto Güzel kaşlar arası irtifa farkına alışkındır; görevinin sıradan bir belgeleme olmadığını gözlerden anlamış: Sadun kameraya bakıyor ama gözleri görme değil gösterme kipinde. Celil Bey, stüdyonun ve oğlunun ışığından gözleri kamaşarak bu âna tanıklık ediyor. Sadun'un portresi sadece mezuniyetin resmi değil, ailenin Ankara'ya dikilişinin Cebeci'deki dairenin tapusundan da sağlam bir belgesidir. Titrek enerjisi, şen gururu, gözlerindeki zafer haresi, en azından birkaç kuşağa başarı çıtası olacak. "Canım, başını biraz daha kaldır."

Celil Bey dışarda bekleyemedi. Kızlarına, hokka gibi yaptırıldıktan sonra iner diye umdukları halde büsbütün dikilen burnuyla dünyaya meydan okumaya devam eden ortanca ile, onun hışmından korkan, ama asıl, husumetiyle husumet çekip durduk yerde birileriyle takışmasından ve böylece izzetinefsine dokunacak bir laf işitmesinden endişe eden büyüğe “siz durun,” deyip stüdyoya daldı. Zarife Abla fotoğraf çekimini seyretmek istiyordu ama olmadı, çünkü babasının “durun” buyruğunun "Latife’ye sahip çık" demeye geldiğini anladı. Babasıyla birlikte üstlendikleri bir görev – ya da edindikleri, çünkü sadece müphem ve değişken değil (“Latife terbiyesini takınsın”, “Latife’nin kalbi kırılmasın”), hangisince tanımlandığı bile belirsiz. Baba kızın söz hakkı eşit değil ama, bu ödevin ait olduğu kurallar dizisi sözsüz. İkisi de bilmez, düşünmez bu daimi nöbeti gerekli kılan kabahatlerini. İşkille işaretleşirler. Dile dökebildikleri, bir isyandan ibarettir – acı, çetrefilli, yersiz bir soru: Anne neden öldü?

İşte, Zarife Abla işareti alınca, doğrulmaya yeltendiğini bile belli etmeksizin, muşamba kaplı kanepeye çakıldı, küçücük, eğreti, hem de kaskatı, dimdik. Ankara’ya geldiklerinden beri zaten, ya apansız öksüzlükle evde kaynayan isyanın çökeltisinden, burukluktan, ya büyük şehirde çektiği hasretlik kendi büyük yüksek karlı kara şehrinin cennet olduğu yanılgısını pekiştirdiğinden, ya korkmaktan, eğreti. Aynı kapı: Öksüzlük. Eğreti anneliğinin dolambaçlı yollardan getirip yüzüne yapıştırdığı vazife ifadesinin içinden bir savaşçının yay gibi fırladığı oluyor; mert, kibirli, hem de safdil: “Siz bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz!” Dedesi kara karlı yalçın memleketinin en muteber bir müderrisiydi, ilimde eline su dökülmez; Ruslar Müslümanları keserken nasıl kurtulmuş girdiği yatağın altında, besbelli Hızır Aleyisselam yetişmiş; kendisi desen, iftihar listesinden gelmiş, Cumhuriyetimizin en muteber üniversitesine, gene birinci, Müslümanlıkta olsun müspet ilimde olsun. Latife’ye sessizce göz kulak olurken, içinde cereyan etmekte olan muharebe sertleşiyor. (Öksüz anneler, en şefkatli, en sert, en çocuksu anneler; kesif dişilikleri ile karikatür gibi delikanlılıklarının alacası, tutkunlarına mıknatıstır.) Düşman görünürde yok, düşman çok. Kaçtılar geldiler, ilime ve cihada geldiler, gurbete düştüler.

Latife, yanında cayır cayır oturuyor.      

Sadun başını kaldırdı. Celil Bey başını eğip eliyle gözlerine perde yaptı. Baba oğul, iki öksüz.

Dışardaki odada Zarife korkuyla omuzlarını dikti. Latife aklından gökyüzüne bakıyor. Foto Güzel deklanşöre bastığı anda Yenişehir'deki küçük dükkanı bir hale çevrelemiş olabilir.

2. Baykuş

3. Kumru

2.11.2012

İndirgeme, pozitivizmin temel bir ilkesidir.

İndirgeme, pozitivizmin temel bir ilkesidir: Hakikat, fenomenlerin fiziksel niteliklerinden ve aralarındaki nedensellik ilişkilerinden ibarettir; hakikate ulaşabilmek için en yeni geçerli kuramın varsayımlarını sınamak, yanlış olanları ayıklamak, yanlışlanmayıp kalan varsayımların en yalın açıklaması aramak gerekir -ki bu da gene gözlem, deney ve varsayım sınamayla mümkündür.  Kuhn, 1962 tarihli ünlü monografında, bilimdeki dönüşümlerin aslında kuramların birbirlerini indirgemeyle izlemesi, her bir kuramın bir öncekindeki hataları daha yalın açıklamalar bularak düzeltmesiyle değil, önceki kuramın tanım sistematiği (“paradigma”sı) ile cevap bulunamayacak sorular (“bulmacalar”) birikip geriye sadece indirgenmesi olanaksız sorular kaldığında (“olağan bilim”de “bunalım” baş gösterdiğinde) yeni bir tanım sistematiğinin (paradigmanın) oluştuğunu, bunları ilerleme değil “kopuş”, “sıçrama” olarak nitelemek gerektiğini söylüyordu. İlerleme, yani başarılan indirgemeler (daha yalın, kapsayıcı yasalarla yapılabilen açıklamalar) olağan bilim dönemlerinin süreçleriydi. Paradigmalar, sorular / tanımlar bütününün indirgenmesinin başarılmasıyla değil, başarılamaz olduğunda yeni olanın eskinin yerine geçmesiyle değiştiğinden, birbirleriyle gelişkinlik bakımından karşılaştırılmaları olanaksızdı.
Kuhn bu karşılaştırmanın uygun olmadığını ifade etmede kullandığı “oranlanamazlık (incommensurability)” sözcüğünü matematikten, rasyonel sayılarla ifade edilemeyen, dolayısıyla ölçümü irrasyonel olan çokluklardan esinlenerek kullanmıştı: Dik kenarlarının her biri 1 birim olan bir Pisagor üçgeninin hipotenüsünün uzunluğunun (√2’nin) kenarların uzunluğuyla karşılaştırılmasındaki gibi, ortak bir rasyonel faktörle (rasyonel bir sayıyla) ifade edilemeyen çokluklar (√2/1= √2), ya da rasyonel bir sayının irrasyonel bir sayıyla karşılaştırılmasındaki gibi, ifadenin (oranın) zorunlu olarak irrasyonel olacağı çokluklar: 7 ile √2 için 7/√2, √2 ile 1 için √2.

İndirgeme: Varsayımlardan tümdengelimlere ulaşma yöntemi

Bir fenomenin varsayım halindeki (hatalı olmadığına ilişkin yeterli delil bulunmayan) açıklamalarını sınamakla işe başlayıp kabul edilebilir olanları (reddedilmesi makul bulunmayanları) birleştirmek, böylece ilerleyerek tümdengelim niteliği taşıyan açıklamalara –yasalara- ulaşma süreci, Varsayımdan Tümdengelime Ulaşma Yöntemidir (hypotheticodeductive method).

İndirgeme, bu yöntemin temel işlemidir: Karmaşık, çok etmenle ilişkili görünen, tek ve mutlak değil birden çok nitelikle tanımlanan olguları, tek ve mutlak bir nitelikle tanımlanan bileşenlerine ulaşarak açıklamaya çalışmak; bu olgulara güvenilir tanımları olan temel bilimsel karşılıklar aramak, yani mümkün olan en temel ve güvenilir karşılığına indirgemek.

İndirgeme, başarılabildiğinde, bir fenomene Tümdengelimsel – Yasaya-dayalı (Tg-Yd) bir açıklama getirir. Nihai hedef, fenomenlerin fiziksel karşılıklarını keşfetmek ve bunları fizik yasalarıyla açıklamaktır. Örnekler: Biyolojik fenomenlere ilişkin varsayımları sınayarak bunların kimyasal karşılıklarına ve kimyasal açıklamalarına ulaşmaya çalışırız; başka bir deyişle, biyolojide Tümevarımsal – İstatistiğe-dayalı (Tv-İ) genellemelerle yaptığımız açıklamaların yerine kimya yasalarına dayalı Tg açıklamalar koymaya, biyolojiyi kimyaya indirgemeye çalışırız. Biyolojinin ilgi alanındaki bir fenomen kimyada mutlak yasaya tabi bir vaka olarak muamele görebiliyorsa, kimyasal açıklaması yapılmış, Tg bir açıklamaya ulaşılmış, yani biyolojik fenomen kimyaya indirgenmiş demektir. Bunun gibi, kimyasal fenomenin de fizikteki bir yasaya tabi olduğu, fizik için vaka niteliğinde olduğu kabul edilir.

Elde geçerliği (gerçekliği) mutlak olan tek bir tanım bile bulunmayan alanlarda fenomenleri fiziğe indirgemeye çalışmak, şuna denktir: Varsayımsal tanımlarla yapılan araştırma sonuçlarına dayanarak yeni varsayımsal tanımlar yapmak, sonra gene varsayım-sınamaya / olasılık-genellemeye dayalı araştırmalarla daha geçerli tanımlara ulaşmak, bu yolu izleyerek fiziktekiler gibi kesin (kapsayan) yasalara ulaşmayı hedeflemek. İşte bu, gerekçelendirilemeyecek bir yöntemdir, çünkü bu fenomenlerin mutlak geçerliğinin gösterilmesi zaten fiziğe indirgenebilmelerine (olabilecek en yalın karşılıklarının tanımlanmasına, açıklamalarının tamamlanmasına) denktir; bilimci bu amaca ulaşabilmek için, ister olasılığa dayalı çıkarsamalara ister mutlak kanıt aramaya yönelmiş olsun, başlarken en az bir mutlak gerçekliğe dayanması (en az bir geçerli tanıma sahip olması) gerekir; böyle bir dayanak yoksa, fenomenlerin geçerliğine kanıt olabilecek gerçek bir fenomen yok demektir, o zaman da ancak benzerlik derecesi araştırılabilir, geçerlik 0 ile 1 arasında değişir, bu doğal değerlerden birini hiçbir zaman alamaz. (Genellemelerin hata olasılığı matematikle hesaplandığına göre, matematik terimleriyle analoji kurarak söyleyelim: Geçerlik rasyonel olabilse de doğal olamaz.) Yok, başlarken mutlak bir gerçeklik dayanak olarak alınabiliyorsa, o zaman da, makul olan, ya (1) bundan yola çıkarak (Tg mutlaklığına bağlı kalarak) araştırma yapmaktır, ya da (2) ancak Tv ile çalışılabilecek olan alanlarda (araştırılan her fenomenin geçerlenmeye muhtaç olduğu alanlarda), mutlak geçerliğin zaten Tg-Yd açıklamaya denk olduğunu, bundan ötürü, açıklama keşfedilinceye kadar varsayımdan öteye geçemeyeceğini, açıklama keşfedilirse bu sefer de tanımsız olacağını, başka bir deyişle, rasyonel olsa bile doğal olmayacağını teslim etmektir.

18.09.2012

Bilim felsefesi ve mantıkta sık kullanılan bazı sözcüklerin anlamları ve örnekleri

Bazı ayrımlar ve çeviriler üzerinde tam anlaşmak güçtür; genel kabul gören anlamların dışına çıkmamaya çalışmış olsam da, tam bir lisan birliği sağlanamayacağını, bazı sözcük tercihlerimin tartışmaya açık olduğunu kabul ediyorum. Ayrıca, tanımların birbirini tamamen dışlamadığına dikkat çekmek isterim.




Örnekler


İlk sütundaki sözcükle yakın olan, eş anlamlı sayılabilen, ancak bu yazıda eş anlamda kullanılmayan sözcükler


Olgu: Gerçekleşmiş olan her şey 
ya da belli koşullarda gerçekleşeceği 
mutlak olan
Vakıa
Vuku bulan
Fact


Taş yere düştü.

Taş yere düşer / düşecektir.

Akşam oldu.

Dünya Güneş’in etrafında döner / dönecektir.

Ali sınıfta kaldı.


Vaka









Gerçek: Bilinçten bağımsız, 
somut ve nesnel olarak var olan
Gerçeklik
Gerçek olan
Reality






Taşı bırakırsam yere düşer.

Yerçekimi (vardır.)

Dünya sabittir ve Evren’in merkezindedir (2. yy, Mısır)

Evren’in merkezinde Güneş vardır, Dünya Güneş’in etrafında döner (15.yy. Avrupa)

Güneş, Samanyolu’ndaki sayısız yıldızdan, Samanyolu Evren’deki sayısız galaksiden biridir. (20. yy)









Hakikat


Gerçek (sıfat)
Real
Hakiki




Vaka (bilimde)
Case






Trinükleotid tekrarları (Biyolojide)

DNA (Kimyada)

Fosfodiester bağları (Fizikte)






Vaka (meslekte)
Case



Ali’nin sınıfta kalması (Rehberlik uzmanı için, bazen psikiyatri uzmanı için)
Olgu


Fenomen: Duyularla algılanan her şey.
Görüngü
Phenomenon



Taş (1)

DNA (1)

İvme (2)

Yerçekimi (2)






Varlık: Bilinçten bağımsız olarak 
var olan evren





Taş

DNA

Atom








Kavram

Maddi varlıktan / karşılıktan bağımsız tanım.

Özgül maddi karşılığı ya da doğa yasalarındaki 
işlevsel karşılığı

[(1) kanıtlanmış, gösterilmiştir, 
veya
(2) delillerle desteklenmektedir, 
veya
(3) sınanmakta olan bir inançtır (varsayımdır),
veya
(4) deney ve matematik işlemin ya da sadece matematik işlemin gerektirdiği (zorunlu kıldığı) bir gerçekliktir; bundan ötürü, bilimde, gerçeklik, 
doğruluk bakımından, somut varlıklarla bir tutulur, 
veya
(5) çalışanı ilgilendirmiyor olabilir.]




Hücre (1)

İşlem belleği (2)

Freud için Süperego (3)

Belleğin bileşenleri (3)

Birçok tıbbi tanı (3)

İrrasyonel sayılar (4)

Karmaşık sayılar (4)

Atom altı parçacıklar (4)

21. yüzyılda psikanaliz kuramcıları için bilinçdışı, ego, kendilik vb kavramlar (5)






Hakikat
Truth









Gerçeklik
Gerçek

22.07.2012

Comment on "The Shock of the New: Progress in Schizophrenia Genomics" by Moore, Kelleher, and Corvin (Current Genomics, 2011, 12, 516-24)

Quote from 
The Shock of the New: Progress in Schizophrenia Genomics
Current Genomics, 2011, 12, 516-524
Susan Moore, Eric Kelleher and Aiden Corvin


"... (a)s has been the consistent theme across common disorders, initial schizophrenia GWAS findings explain only a modest proportion of the variance in susceptibility. A significant proportion of the remainder may involve a polygenic component including hundreds, if not thousands, of common alleles of small effect. Using a polygene score method, the International Schizophrenia Consortium identified substantial overlap in common putative risk alleles of small effect across both  schizophrenia and bipolar samples and estimated that these explained at least one-third of total variation in liability. From the emerging GWAS data, many of the associated loci appear to confer liability to both schizophrenia and bipolar disorder."

Comment: 
"The shock of the new" was an a posteriori justification of early modern works -ethically, esthetically, and epistemologically.

The article I cite above has a strictly empiricist approach to mental illness; therefore it is not surpising that the title refers to the "shock" metaphor: Logical empiricism, like the art, fiction, or the poetry of the time,  represents the early 20th century modernity, and the cited paper attempts to justify a purely empiricist approach to mental illness in the same manner.
The problem here is that defending a purely atheoretical (hypothesis-free), highly technology-dependent (i.e., highly disinterested) empirical approach to mental illness is not as straightforward as the article implies: Compared to illnesses defined by a uniform -though not necessarily absolute- somatic manifestation that is observable or measurable out of a context involving subjective experience and human interaction, mental phenomena -including mental illnesses- present a bigger challenge to scientific investigation. Type 2 diabetes is a good example for the former -being based simply on blood glucose levels for identification (diagnosis) without a specific cut-off point or even a level of measurement sensitivity that remain constant in the view of experts-; all the more so because the GWAS findings for DM2 are almost equal in their degree of robustness / controversiality to, say, schizophrenia.   
i.e., while empirical scientific scrutiny may be a reasonable method in the search for the mechanisms of phenomena that are perceived / recognized on a uniformly empirical basis at all times, the same method may be misleading in the investigation of phenomena that are perceived/ recognized in the context of human interaction.
i.e., objects and phenomena lend themselves to empirical investigation only if they are uniformly identified by empirical observation. 
My argument is value-laden (it involves a value choice and it is not justifiable by facts alone) in that it attributes a special -an arguably anthopocentric, hence value-laden- quality to human interaction, differentiating it from other natural phenomena and placing it beyond the realm of disinterested observation. Then again, what would falsify this argument, if all human behavior, including scientific inquiry, involves varying degrees of subjectivity / value choice?
Does all human behavior, including scientific inquiry, involve varying degrees of subjectivity / value choice?
That no answer to this question can be defended on solely rational grounds is a dilemma -at least to my poorly human capacity of ... reasoning (or calculating, if you will).

13.06.2012

W.B. Yeats'e, kanlanıp canlandığı miladi takvim gününde tahmin ile taştan bir selam:

 





Süzülen ay gibi, güzelliğin
Sinsice kurduğundan beslenmiş
Cani yatağında büyümüştü.
Ama kâh yürüdü, kâh
Kızardı, kan geldi suratına,
Sonra çıktı yoluma durdu karşımda
Ben sanasıya insan
Canı var vücudunda.

A Man Young And Old

I. First Love


 Though nurtured like the sailing moon
In beauty's murderous brood,
She walked awhile and blushed awhile
And on my pathway stood
Until I thought her body bore
A heart of flesh and blood.

11.05.2012

Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nın (Kuhn) 50. yılı

Kuhn’un 1962 tarihli ünlü monografındaki çıkış noktası doğa bilimleri idi. Bilimsel Devrimlerin Yapısı (BDY) başlıklı bu eserde tanımladığı kavramlar [paradigma, numunelik (exemplar), normal bilim, bunalım (crisis), aykırılık/ anormallik (anomaly), sıçrama (leap), oranlanamazlık (incommensurability), nesnel olanın karşıtı olarak hüküm ya da öznellik)], fizik ve kimyadaki gelişmelerin yorumuna yöneliktir. Buna rağmen, BDY’nin sosyal ve beşeri bilim çevrelerinde gördüğü ilgi ve etkisi daha büyük oldu.
Kuhn akademideki ilk alanı olan fizikte doktora yaparken şu hükme varmıştı: Doğa bilimlerinin herhangi bir dönemde doğru, bilimsel, ya da daha az kusurlu, kısacası hakikate daha yakın saydıkları son (en yeni) kuramın eski olandan farkı, aslında bu niteliklerin hiçbiri değildir. Madde kadar temel kavramlara bile, ancak bir tanım ve tanımın içinde yer aldığı sistematik üzerinden ulaşılabilir. Bu hükmünü BDY’de ve sonraki makalelerde en çok fizikten kimyadan örneklerle anlatır. Özetlemek için, saptamalarını ilk verdiği örneklerden birine, astronomiye uygulayalım:

4.03.2012

Psikiyatriye eleştirel bir bakış

Bilim ve Ütopya Sayı 212'de (Şubat 2012) yayımlanmıştır.

Son yıllarda psikiyatriye yönelik  merak arttı. Yakın zamana kadar hekimler arasında bile az tanınan, yabancı görülen bu tıp dalı, şimdilerde ilgi görüyor, basın yayında sık gündeme geliyor, araştırmalarına daha çok para ayrılıyor. Başka bir deyişle, psikiyatri bugün daha makbul, daha saygın, daha popüler.

Makbul görülme ile kasıt, öncelikle, psikiyatrinin tıbbi modele uygun biçimde işlediği ve işleyebileceği savının, bir tıp dalı olarak meşruiyetinin kabulüdür. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) resmi sınıflandırma sisteminde kökten değişiklikler yaptığı 1980 yılı, psikiyatrinin tıbba aidiyeti sürecinde önemli bir dönüm noktası sayılır. Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders (DSM) adlı bu sınıflandırma, psikiyatrik tanı ölçütlerinin yanı sıra klinik tanımları ve belirtilerin tariflerini de içerir; el kitabı değil kitaptır. Üçüncü baskısının öncelikli amacı, ABD’de psikiyatrik tanı kategorilerinin ve tanı koyma sürecinin standardize edilmesi ve tanı güvenilirliğinin yükseltilmesi idi. Yıllar içinde, ABD’nin sınıflandırma sisteminden psikiyatrinin Kitabı’na dönüştü.

Kabul etmek, tanımak, yönteme ve yetkinliğe ilişkin şüpheyi ortadan kaldırmayabilir. Nitekim, psikiyatrinin, saygınlık kazanma, saygınlığını koruma, zaman zaman güvenilirliğini tazeleme çabasını, tıbbın içinde kabul gördükten sonra dahi sürdürmesi gerekmiştir. Bunun başlıca nedeni, psikiyatrik tanıların özgül somut göstergelerinin bulunmaması ve bütün tanıların belirti ve bulgulara dayalı olmasıdır. Başka bir deyişle, saygınlığını tehdit eden zaafı, güvenilir sayılan tanılarının geçerli olmayabilecekleri kuşkusunun ortadan kalkmayışıdır. 

26.02.2012

Schiller'in ağıdı

Yunan Tanrıları
- son kıta
Friedrich von Schiller

Döndüler işte yurtlarına, alıp yanlarına
Götürdüler güzel olan ne varsa, yüce olan,
Bütün renklerini hayatın, götürdüler, bütün seslerini,
Bize ruhsuz söz kaldı.
Taşıp giden zamandan sökülüp, toplandılar
Pindos tepelerinde süzülüyorlar.

Ezgide ölümsüz olan,
Yaşamda çürüyüp gitmeye mahkum.  


İngilizce çevirisinin kaynağı:
R. Waterfield 2000, The First Philosophers -The Presocratics and Sophists, s. xi, Oxford University Press
Türkçesi varsa da bulamadım.

20.02.2012

Sofu-Sufi-Filozof-Sofistike-Safsata x Techne-Tekno-Teknik

Bilimi ve dolayısıyla nesnelliği hedefleme ve yüceltme eğilimi, bazen salim akıl yürütmeyi sekteye uğratacak kadar güçlü. Bunlara yüklenen değeri sorgulama girişimleri, bu konuda oluşan soru ışıkları, bilimcilik kılıcıyla fıs sönüyor -kişi nesnel olmak-kalmak için debelenmekten kurtulmuş olsa bile. İmanla benimsenmiş değer yargısını tutumu bırakmak zor.

Tıbbi bilimlerle uğraşan çoğu kişinin akıl yürütme biçiminde, eserinde, benimsediği değer hükmünün hamurunda, Anglosakson Protestan'ın katı imanını seçiyorum: Şedit, sofuca (sofuca ? sofuca !) bir günah korkusu; kefaret ödemeye mahkum olanınki gibi bir ikrar ... 

"En büyük günah, kanıtlanmamış olana iman," diye terbiye edilmiş olmamızdan mıdır, "hepimiz WASP'ız" ! En azından akademik işimizde, yazımızda ve hekimliğimizde...





26.01.2012

Sinek ısırıklarının...

Cemil, cesaretin, hakikatin şiirde ve ancak şiirde olduğunu biliyor. Bundan ötürü, (1) şiirine şiir demiyor, (2) yanılıp da şiir demiş olduklarını saklıyor, (3) şiire ilerliyor, daha doğrusu, şiire yolculukla yetiniyor.
Yazmasa çıldırmaz, kesinlikle çıldırmaz, ama daha fena sıkılır. Utanarak, sıkıldığından, ve utana sıkıla yazıyor.
Yazıya hayat karşısında ayrıcalık tanımaktan kaçınan katı sıkı ahlak, her satırda: Okurken yeni kitabı aldığımdan okuduğumdan sevdiğimden, başka birçok şeyden mahcup oldum.
Yazara bizzat bildireyim isterdim ki: Anlatının hayat gibi sıradan olduğunu biliyorum; mümkünse yazmamak gerektiğini, insanın ancak -çıldırma ya da sıkılma tehlikesiyle karşılaşıp da- mecbur kalırsa sıradanlığını yazının içinde teslim etmek şartıyla yazabileceğini de biliyorum. Şimdi, izin verir misiniz, (1) son yazdığınızın şiirimsiliğine, kardeşçilliğine kapılmayacağıma söz verirsem kitabınızı ikinci oturuşta bitirebilir miyim? (2) teşhirciliğe karşı ahkam kestiğim teşhir defterimde, sıradanlığımızın altını çizmek ve yazı ahlakını gözetmek kaydıyla, son kitabınızdan kısaca, 5 ila 500 satırla mesela, söz edebilir miyim?

"Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz."
İşte bunun için en azından, minnetarım çünkü, ... derken artık ayıp olduğunu fark ediyoruz ve ... sust..

22.01.2012

Spitzer ve yndş.’ın Pozitivist Protestosu ve Psikiyatrik Reformasyon


DSM’nin (Diagnostic and Statistical Manual for Mental Disorders)  el kitabı olmakla kalmadığını biliyoruz da, psikiyatri eleştirisi yazıp bir yandan dinler tarihi okurken, benzetmenin çekiciliğine kapıldım -gene:

Bu metnin üçüncü baskısı aslında yeniden yazılmış bir Kitap.

Üçüncü baskının yazımını hazırlayan, öncelikle, gündelik uygulamaya düzen verme, yanlışları düzeltme çabası değil mi?

Hasta-sağlıklı ayrımının keskinliği, bunun yeni baskılarda değişmeyeceği açık ya da örtük biçimde bildirilmiyor mu? Hiçbir temel ilkede kökten değişiklik yapılmayacak.

Kitap benimseyenlerin çoğunca gündelik uygulamada olsun araştırmada olsun yegâne yol gösterici olarak görülmüyor mu?

Yeni Kitabı reddedenlerin bir kısmı önceki inanışın daha koyusuna meyletmiyorlar mı? Hem de altmışlardakinden daha sert bir kimlik savunmasıyla, bir de bölünüp aralarında savaşarak?

Bir de şunlar:

-          DSM’de 80 Reformu’ndan beri sağlıklılarla hastalıklılar ayrımı kesin, keskin –ve açıkça bildirilmese de sabit :

“Değişme düzelme iyileşme vb. için doktorunuzun dediğini yapın ama siz hastalar için hedefimiz işlev düzeyinizi yükseltmekten ibarettir.”

“Kötü değilsiniz, bünyeniz bozuk, anne babalarınızın da bunda suçu yok. Seçimlerinizden sorumlu ve seçimlerinizde özgür olduğunuz yanılgısına kapılmışsınız.”

“Hümanist psikoloji, özgür irade, kendini gerçekleştirme gibi kavramlar ve çabalar kanıta dayalı değildirler, olma olasılıkları yoktur; bunların Kurumumuzla ilgileri yoktur.”   

-          80 Reformu’nun karşı çıktığı inanışta ise, aidiyet koşuluna bağlı olan bir düzeltme ve kurtarma vaadi  vardı (ücretli); üstelik Kurum “analiz ile arınma” hizmetini çok pahalıya satıyordu.

3.01.2012

Şizofreni ders notu

TANIMLAMA
Şizofreni, düşünce, algılama, davranış, motor aktivite, motivasyon, duygudurum gibi birçok merkezi sinir sistemi (MSS) işleviyle ilgili belirtilerle tanımlanan bir sendromdur.
Şizofreni tanısı konan hastalar genellikle, düşünce ve algılama bozuklukları, uygunsuz davranış ve duygulanım gibi pozitif belirtilerle tedaviye başvuran 15-30 yaş aralığındaki kişilerdir. Bu hastaların çoğunda anamnez ve muayene, son birkaç yıl içinde hafif pozitif ve negatif belirtilerin mevcut olduğunu, sosyal-mesleki işlevlerinin akranlarınınkine göre düşük ya da gerilemede olduğunu gösterir. Rahatsızlık kronik seyir gösterir.   
Tanımın genişliğinden de anlaşılacağı gibi, şizofreni heterojen bir sendromdur. Şizofrenide: 1- Hemen her zihinsel işlevle ilgili belirti görülebilir. 2- Ağırlıklı olan belirtiler hastalığın süresine ve alt türüne göre değişiklik gösterir. 3- Hiçbir belirtinin her hastada ya da bir hastanın tüm hastalık seyri boyunca mevcut olması beklenmez. 4- Hastalar, belirti şiddeti, sosyal işlev kusurları ve yaşam kalitesi bakımından, hafiften ağıra geniş bir yelpazede yer alırlar.
Bütün şizofreni hastaları için geçerli özellikler sadece şu ikisidir: 1- Sosyal işlevlerde kısıtlanma olması 2- Şifa (kür) sağlayabilecek, yani belirtileri tekrar ortaya çıkmayacak biçimde ortadan kaldıracak bir tedavinin hali hazırda mevcut olmayışı.

        Şizofreni bir hastalık değil heterojen bir sendromdur.
        Belirti kümelerinin her birinin birçok başka nedeni olabilir.
        Çoğu zaman genç hastalara konan bir tanıdır.
        Stigma (damga) niteliği taşır.
        Sonradan doğruluğunun gözden geçirildiği ve değiştirildiği seyrektir.
        Tanı değişse bile stigmatizasyon devam edebilir.
        Şizofreni bir dışlama tanısıdır.

TARİHÇE

On dokuzuncu yüzyıldan önce, sadece genel bir akıl hastalığı kavramı vardı.

Modern psikiyatri genç bir daldır; şizofreni ilk tanımlanan psikiyatrik bozukluklardan biri olsa da, bugün kabul edilene benzeyen ilk tıbbi tanımı ancak 100 yıl kadar önce yapılmıştır. Sağduyuya aykırı davranışın, deliliğin, doğaüstü güçlere bağlandığı, büyüsel ya da dini inançlar doğrultusunda ilkel tedavi yöntemlerine başvurulduğu, bunların hastalık yerine hastaların yok edilmesiyle sonuçlandığı dönem çoktur (Tarih Öncesi dönem, Orta Çağ Avrupası vb.). Daha gelişkin kültürlerde (Antik Yunan, Orta Çağ Arap-İslam uygarlığı vb.) bugünkü tıp anlayışına daha yakın, belirtinin bedenle ilişkisini kuran kuramlar, araştırmalar ve insani tedavi yaklaşımları mevcuttur.
Modern tıp, nöropsikiyatri
Sistematik klinik gözlemler, 19. yüzyılda nöropsikiyatriyle başlamıştır. İki tanım, bugünkü şizofreni kavramını biçimlendiren özgün ve zengin içerikleriyle öne çıkar.
Kraepelin, tanımında erken başlangıcı, bilişsel yıkımı, içe kapanmayı ve psikozu vurgulamış ve dementia praecox (erken bunama) terimini kullanmıştır. Sonradan bilişsel yıkımın kural olmadığı kanısına varmış olsa da, dementia praecox ile manik depresif psikoz arasında yaptığı asıl ayrım (tam remisyonun hiç bir zaman sağlanmaması) bugünkü şizofreni tanımlarında hâlâ mevcuttur.
Bleuler'in tanımı, şizofreniler grubu, iki bakımdan bugünkü şizofreni kavramına benzer: 1- Klinik görünümün heterojenliği 2- Bu görünümlerin hepsinin, bütün hastalarda bulunan bir temel özellikten köken aldığı kabulü. Bu ortak özellik, “psişenin temel alanları arasındaki ilişkinin kopması” yani “zihin bölünmesi”dir. Nitekim şizofreni terimini oluşturan hekim, Bleuler’dir (schizm: bölünme, -phrenia: zihinsel). Bölünmenin dört temel belirtisinden (4A) en az biri bütün hastalarda mevcuttur ve bütün diğer belirtiler 4A’nın sonuçlarıdır: Affect ile ilgili belirtiler (afektin sığ ya da uygunsuz olması), Association ile ilgili belirtiler (çağrışımların, düşünce akışının gevşek, kopuk, anlaşılmaz olması), Autism (otistik içe-çekilme; toplumdan, dış dünyadan, gerçeklikten yalıtım; düşünce ve davranışların dış uyaranlardan çok iç uyaranlara bağlı olması; yani asosyalite ve gerçeği değerlendirme bozukluğu), Ambivalence (davranışı yönlendirecek kararı verip edimi başlatmada güçlük, irade kusuru, avolisyon).
Psikanaliz, psikoterapi kuramları, sosyal bilimler
Çoğu kültürde, ruhsal travmanın ve olumsuz yaşam koşullarının sağlığa olumsuz etkisi olabileceği düşüncesi özgül bilimsel delil aranmaksızın kabul görür. Bu kabul, ruhsal rahatsızlıklar için daha da yaygındır.  
Freud’un 20. yüzyılın ilk yarısında etkili olan klasik psikanalitik kuramı ve sonraki psikanalitik kuramlar, belirtilerin ve hastalıkların oluşumunda bilinçdışındaki dürtülerin ve bireysel yaşantıların, özellikle yaşamın erken dönemlerindeki öğrenmelerin belirleyici olduğu kabulünden yola çıkar. Psikanalitik kuramlarda psikoza ilişkin açıklamalar mevcuttur, ancak psikanaliz şizofreni tedavisinde uygun olmadığından, psikanalitik kuram şizofreninin biyoloji dışı açıklamaları arasında sosyal etmenler ve aile ilişkileri kadar öne çıkmamıştır.
Aile içi ilişkilerin rolüne ilişkin birçok açıklama yapılmıştır, ancak bunlardan günümüzde hâlâ kabul gören azdır.
Olumsuz yaşam koşullarının ve sosyoekonomik düzeyin şizofreniyle ilişkisini 20. yüzyılın ilk yarısında sosyal bilimciler araştırmıştır. Sonradan konuya ilgi azalmış olsa da, yeni epidemiyolojik araştırmalarda bu etmenler tekrar hesaba katılmaya başlamıştır.
EPİDEMİYOLOJİ VE ETİYOLOJİ
Şizofreninin nokta yaygınlığı % 0.5 kadardır; yani yeterli büyüklükte herhangi bir nüfusu kesitsel olarak inceleyecek olursak, belli bir hata payıyla, 200 kişiden birinde şizofreniye rastlayacağımız tahmininde bulunabiliriz.
Yakın zamana kadar bu rakamın % 1 civarında olduğu kabul edilmiş ve nokta yaygınlığının coğrafyadan ve kültürden bağımsız oluşu şizofreninin çevresel etmenlerden bağımsız bir hastalık olduğuna delil olarak gösterilmiştir. Ancak yeni çalışmaların toplu analizinde, hem yaygınlığın hem sıklığın geniş aralıklara yayıldığı görülmüştür. Özellikle sıklığın bazı bölgelerdeki yüksekliği dikkat çekici boyuttadır. Bu durum, belirtilerin oluşumunda çevresel etmenlerin etkisine işaret ediyor olabildiği gibi, tanı-tedavi pratiğinde bölgeye-kültüre ait farkların yansıması da olabilir.

Son 50 yılın başlıca epidemiyolojik çalışmalarının analizinden yapılan kestirimler

Ortanca
10. – 90. Persentil
Sıklık
15.2 / 100000
7.7 – 43.0 / 100000
Sıklıkta Erkek/Kadın oranı  
1.4
0.9 – 2.4
Yaşam boyu risk
7.2 / 100000
3.1 – 27.1 / 100000
Nokta yaygınlığı
4.6 / 1000
1.9 – 10.0 / 1000