1.10.2011

Hesapsız mırıldanma, Kurup anlatma: Orhan Pamuk

Orhan Pamuk'un Schiller'in "naive-sentimentalische" ayrımından yola çıkarak ... kurduğu konuşma metni, hesapsız mırıldanma ile kurup anlatma karşıtlığı (ya da iç içeliği) üzerine kurulu.


Bu Çeviri Günü'nde kitabın başlığı olarak düşündüğümü yazayım; Saf ve Düşünceli Romancı, kastedileni karşılamıyor: Hem Söyleyiveren Hem Kurgulayan Romancı


Paul Auster'ın ... yazıları, yıllar önce bana öykü-roman, kurgu- kişisel yaşantı ayrımlarını, bunların silikliğini düşündürmüştü; aynı ikiliğimsinin başka sözlerle başka bağlamlarda ifadeleri gibi bunlar.


Paul Auster'ın parlak kazaları

Cem Atbaşoğlu

VİRGÜL 5Şubat 1998, s. 51-53



Paul Auster sekizinci romanını bitirdi, dokuzuncuyu yazıyormuş. Uzun anlatısı dallanıp budaklanıyor. Bence Paul Auster, uzun bir anlatı yazıyor.


Anlatıları sınıflandırmak zorunda kalsam, öykü-roman yerine, yazarın başkalarından ya da kendisinden yola çıktığı metinler diye ayırmayı tercih ederim. İlk küme daha çok romanla, ikincisi de öyküyle örtüşüyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Başkaları okusun diye yazılmış bütün metinlerin itici güçlerini bir tür teşhircilikten aldıkları doğrudur ama, teşhir, çıplaklık, bazı anlatılarda daha belirleyicidir. Yazar, başkalarının hikâyelerini anlatırken bile kendisini biraz açar; anlattığı "başkaları", -metinde her zaman açıkça bildirmese de- aslında sıkı sıkıya bağlı olduğu kişilerdir: Yola çıktığı nokta, kendisidir. (Bir de, ketum metinler var; yazarın kendisinden yola çıktığı açık olmadığı gibi, anlattığı ile kendisi arasındaki bağlar da kolay kolay anlaşılmaz. Onlar da ikinci kümeye daha uygun; çünkü ketumlukları, tam da teşhirciliğe yönelik bir savunma gibi.)



"Kendinden ya da başkasından yola çıkma"nın anlatılanın kim olduğu ile ilgisi yok. Başkasından yola çıkanların -ki yazdıkları çoğu zaman roman sınıfına sokulur- anlattıkları kişilerin, olayların da, kendilerinden, yaşadıklarından etkilenmiş, esinlenmiş olma olasılığı vardır ama, bunu ancak, anlatılandan daha fazla bir şeyler biliyorsak söyleyebiliriz. Anlatının kendisi bunu iddia etmeye izin vermez. Anlatanla anlatılan arasındaki sınır geçirgen değildir. Kendinden yola çıkanların yazdıklarında -çoğunlukla öykülerde- ise, kahramanların her biri, biraz da yazarın kendisidir. Yani roman yazarıyla kahramanları arasındaki sınır, öykücünün yoksun olduğu bir ayrıcalıktır. "Ayrıcalık" demem, birileriyle iç içe olmanın güçlüğünü hesaba katmamdan. İç içelik, ılık olduğu kadar yorucudur çünkü. Öykü yazarları, kahramanları -anaları, babaları, sevgilileri, ustaları, çırakları, kardeşleri, öbür kendilikleri- ile birbirlerini ısıtarak -hem de acıtarak- yaşamaktan yorgun düşenlerdir. Zaten yazmaya yönelten, biraz da o iç içelikle beslenen teşhircilik ve ihtişam duygusu ile, yine onun getirdiği yüktür belki. Romancının anlatmaya değer bulduğu ilginç ya da önemli olansa, öykücününki bunaltandır, muhteşem olandır, teşhir edilmek için dayatandır. Sıradan olanın afallatan, bazan da bunaltan pırıltısı işte.


İyi kurgulanmış, sağlam, kendinden emin tınlayan öykülerde de bir safdilliğin, bir titrekliğin sezilmesi bundan olabilir mi? Teşhirciliği ketumluğa, kapalılığa dönüştüren öykülerde bile böylesi bir çocuksuluğu seçiyor olmam, kendi çocuksuluğumdandır belki, ama işte ketum öykücüler bile bir noktada bu özelliklerinden vazgeçiyorlar, saydamlığın, çıplaklığın ucunu buluyorlar: Göçmüş Kediler Bahçesi'ne bir bakın, bir de Altı Ay Bir Güz'e.


Bir söyleşisinden biliyorum, Auster, anlatıyı asıl ortaya çıkaranın güçlü duygular, keskin yaşantılar, hatta travmalar olduğuna inanıyor. Yazmak asıl olarak yetenek işi değil, ona göre; yazmaya oturmuyor da, romanlarının içine düşüveriyor. Azmi, sabrı, çalışkanlığı belirtmeye gerek duymamış mı acaba; çünkü "yazmak"tan, başına gelen bir durummuş gibi sözediyor. Kaza gibi: Yazarken ne yazdığını, neden yazdığını bilmiyormuş. Kahramanlarına yansıyan irdeleme becerisini, yazarken bir kenara mı bırakıyor? Sonradan düşünmüyor değil çünkü: Bu kitabı neden yazdım. Quinn'i bu serüvenin içine neden attım (bu serüvenin içine neden atıldım), güçlü tutkular nereden gelir, Fogg'un babası da, Anna Blume da, Benjamin Sachs de neden yüksek yerlerden düşüyor ya da düşme korkuları çekiyorlar, benim kafamda hep bir usta-çırak taşımamın nedeni ne? Kaza yapar gibi yazılmış, içine düşülmüş bir anlatının böyle bir irdeleyiciliği olması, biraz kafa karıştırıcı. İrdelemek için, anlatılanın dışına çıkmak, biraz uzağında durmak gerektiğine göre... Hem Auster'ı romancı diye biliyoruz; romancılar daha serin olmaz mı? "Neden yazıyorsunuz?" sorusuna "hiçbir işi daha iyi yapamadığımdan" diye cevap vermiş ama, herhalde üstüne başarılı yazarların alçakgönüllülüğü gelmiş de ondan. Neden yazdığı belli çünkü: O da "yazmazsa çıldıracak" olanlardan. Yoksa roman sınıfından sayılan bir anlatı böyle saydam, böyle teşhirci, böyle kırılgan olur muydu?


Paul Auster'ın sekiz romanını birarada düşündüğümde bir uzun anlatı gördüğümü yazmıştım. İyi bir narsizm anlatısı bu.


Bir kere, ayrıntıları irdelemeyi seviyor: Narsizmin, teşhir etmek, seyirlik olmak kadar, seyretmek, dışta durmak, karışmadan yorumlamak gibi tezahürleri de olduğunu unutmayalım. Hayata katılmaktan çok, hayatı gözlemlemek, anlamaya, açıklamaya çalışmak... Tamam, yorumlamayı davranmaya tercih etmek yazarlığın tanımında var, yazının onarıcılığını biliyorum, sözlerin ılık kucağı çekicidir, ama yine de bu, bazı yazarlarda daha çok seziliyor. Auster da onlardan biri. (Neden yazdığı sorusuna verdiği cevap da bunu ima ediyordur belki.) Bazı kahramanları var, zor zamanlarda mücadele etmek, koşulları zorlamak yerine, durup beklemeyi seçiyorlar. Bekledikleri her neyse onun, fırsatların, hatta yiyeceğin ayaklarına geleceğine inanacak kadar ileri gidiyorlar. Ay Sarayı'ndaki MS Fogg, başarısızlığını kabullenemeyip kendini sefalete mahkum ettiği, Central Park'ta yatıp kalktığı, aç durduğu günlerde, yiyecek bulmak için çok uğraşmazsa şansı yaver gidiyor. Son Şeyler Ülkesi'nde, Anna Blume açlığın da etkisiyle üstüne çöken atalete teslim oluyor, her şeyden vazgeçiyor, ardından bir kurtarıcı buluyor. Bu kahramanlar savaşıyorlar, olmuyor. Duruyorlar, doyuyorlar. Dış dünyanın acımasızlığı, soğuğu karşısında gerilemeyi seçiyorlar. Burada başkalarından farklı oldukları yolunda bir kabulleri var: İçlerindeki cevhere güveniyorlar. Açlığın, sefaletin ardından gelen rastlantılar, okuru da yoldan çıkarıyor; içimizde gizli duran ışık iyice parlamaya başlıyor, coşuyoruz.


Bir de, "uçma" izleği var; Auster'ın kahramanları "bir vesileyle" uçuyorlar. Yüksek yerlere çıkıyorlar, düşme tehlikesi atlatıyorlar, düşüyorlar... Auster, yüksek bir yerden düşme izleğiyle kendi yaşantıları arasındaki ilişkiyi bulmuş: Emin değil ama, bunu, babasının başından geçen bir kazanın kendisini çok etkilemiş olmasına bağlıyor. Adam çatıyı onarırken ayağı kayıp aşağı uçmuş, az daha ölüyormuş, neyse ki bir çamaşır ipine takılmış da kurtulmuş, küçük Paul bu olaya tanık olmamış ama, anlatılanlardan kafasında canlanan imgeyi, "uçan adam" imgesini uzun süre kafasında taşımış. Bu tuhaf takıntısının altında yatan, çocukluğundaki bu yaşantı olabilirmiş. Uçma takıntısının kökeninde bir düşüş imgesi var. Çatıdan aşağı yuvarlanan baba imgesi, Auster'ın kendisinin de söze dökemeyeceği düş kırıklıklarının özeti. Uçan adam, ülküleştirilmiş babanın yarattığı düş kırıklığının telafisi: "Düşen adam" değil de "uçan adam". İhtişam. Benzer izlekler çok: İnsanın aya çıkışı, Mets'in şampiyonluğu, beyzbol liginin yakın takipçileri olan kahramanların, başlarını döndüren zaferlerin tarihlerini hiç unutmamaları... Gözler hep dorukta, sene 1969.


Auster'ın uçma düşü gibi, benim de görünmez adam olma düşüm vardı. Bu "becerimi" ergenliğimde, "serbestçe röntgencilik yapmak" için devreye sokardım. Görünmez adam olmak, yasağın katmerlendirdiği o büyülü kösnüyü beslerdi. Sonraları röntgenciliğin harı söndü, ama ben görünmez adam olma düşleri kurmayı bırakmadım. Demek, görünmez olmanın çekiciliği yalnızca kösnüyü beslemesinde değildi.


Burada, Auster'ın kahramanlarının çoğunun yolunun bir metropolden geçtiğini hatırlayalım: Metropol, kimlik duygusu sallantıda olanlara soluk aldırır. İnsan bazan, dar bir sokağa girdiğinde, bir karakolun önünden geçerken, ya da tıklım tıklım dolu bir otobüste kendinden tedirgin olabilir ama, kalabalık caddeler, bulvarlar ferahtır hep. Görünmeden yürümek mümkündür.


Zaten narsisizm de, eninde sonunda, kendini teşhir etmekten vazgeçtiğinde hiç görünmemeyi tercih etmektir. Taşrada, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, görünmemeyi beceremeyiz. Kendimizi teşhir edip saygınlık ya da müptezellik gibi iki mertebeden birine erişebiliriz, ya da sıradan olmanın huzurunu haketmek için didiniriz, ama görünmez adam olamayız. İnanmayanlar Çehov'a baksın, ya da Sait Faik'e. Onlar, belki de, taşranın dayattığı bu saydamlığın itici gücüyle yazmışlardır, ya da teşhirciliğin... Bozkır da, Burgaz da saklanmaya izin vermemiştir; yazmak zorunda kalmışlardır.


Auster'ın kahramanlarının da yokolmak, görünmez olmak isteyecekleri durumlar çok; çünkü kurduğu ikililerin arasında sımsıkı bağlar var: Sevgililer, birbirlerinin yüzünde kendi yansılarını gören ikiz dostlar, ustasına tutkuyla bağlı çıraklar, çırağının diri hayranlığından kan alan ustalar... Hep aşk. Ne var ki, aşk kısa ömürlü bir şeydir. Ya aşk biter, ya âşık olunan gider. Demek, insan birine tutkuyla bağlandığında önce uçar, sonra düşer. Önce parlar, sonra söner. Büyür, küçülür. Şişer, büzülür. Önce teşhir eder, sonra görünmez olmak ister. İçin için, herkese mahçup düşer. Eski düşkırıklıklarını onaran ilişkiler, yenilerini getirenlerdir.


Auster'ın anlatısındaki önemli özelliklerden biri de, kahramanlarının kötülükten muaf olmaları. "Kötülük" derken, su katılmamış (nedeni anlaşılarak -anlatılarak- yumuşatılmamış) kötülüğü kastediyorum. Auster'ın kahramanları arasında kötülük yapanlar yok mu, Benjamin Sachs tek başına yeter, ama yazar bize onun çocukluğunda maruz kaldığı travmayı anlatınca, bir çocuğa nasıl şefkatle babalık edebildiğini gösterince, onun "başka yerlerde" yaptığı kötülükleri göremiyoruz. Aklımızda kalan, hafif çatlak, eşsiz bir dost.


Herkesi iyi, en azından anlaşılabilir farzeden, kötülüğü "göremeyen" birinin kendisini algılayışına bir tür ihtişam duygusunun yön verdiğini düşünürüm: "Benim karşıma kötü çıkmaz", ya da "bana kötülük işlemez", ya da daha iyisi, "hayat benim karşıma 'anlayamayacağım' bir kötülük çıkarmaz". Auster'ın anlatısı bize bir yaşama sevinci veriyorsa, bu biraz da hayatın karşımıza su katılmamış ('gerekçesi' olmayan) herhangi bir kötülük çıkarmayacağı yanılsamasını yaratmasından. Oysa "anlayamadığımız" kötülükler yok mu hayatta? Var. Auster'ın anlatısının masal gibi olduğunu düşünmem biraz da bundan. Benjamin Sachs Amerika'daki bütün Özgürlük Anıtlarını bombayla uçurmaya kararlı; işe koyuluyor. Biz de, ben-anlatıcı ile birlikte onun haberlerini izliyoruz. Bütün eski sırlarını, düşkırıklıklarını, çocukluk acılarını bildiğimiz "sevgili dostun" yanındayız. Bu heyecanlı takipte, onun başkalarına verdiği, verebileceği zararı aklımıza getirmemiz kolay mı? Okumaya en heyecanlı yerde uzun bir ara verebilirsek belki... O saldırganlıktaki evcilleşmemiş ve sapkın yanı farketmek çok zor.


Auster'ın ben-anlatıcı olan başkahramanları, kendilerini, yakınlarını irdelemeyi çok seviyorlar, yaşantılarından yola çıkarak bazı zor sorulara cevap arıyorlar. Okur, gündelik hayatın sıradanlığı içinde ansızın yaşadığı aydınlanmalarla silkiniyor. Bazı rastlantılar, gizemli birer pırıltı ile, sıradan olaylardan ayrılıyorlar. Auster'ın kahramanlarının uzun uzun düşündüğü meseleler, başkahramanının irdeleme merakı, anlatının altında akan, adı asla söylenmese de anlatılanı etkileyen bir damarın varlığını hissettiriyorlar. Bu gizli damarın, psikanalizin, yüzeye iyice yaklaştığı zamanlar da oluyor üstelik. Ben-anlatıcı iyice bilgiçleştiğinde, örneğin; olup bitenin, kahramanların geçmişteki yaşantılarından hangisi tarafından belirlendiğini bulup çıkardığında. Benjamin Sachs'in yazdığı romanın çıkış noktası muhteşem Özgürlük Anıtı ya, "yazarın" Anıt'a duyduğu tutkunun muhtemel nedeni, yani geçmiş yaşantılarıyla bağlantısı, romanda bir hatırlama ile açığa çıkıyor. Gündelik hayatın ayrıntısından çıkan bu ani aydınlanmalar, psikanalizin sunduğu kavramalar gibi, uzun süren bir tekdüzeliğin ardından geliyor. Buluşları kimin yaptığı ise, karışık: Yazar mı, kahraman mı, okur mu? Yazarın okurla arasındaki sınır da kahramanlarıyla arasındaki gibi geçirgen. Auster, "sözü söyleyen ben değilim" der gibi. Oysa başkalarının yaşadıklarını anlatan romanların yazarları böyle mi yapar; onların romanlarını okurken, yazarın (sözü söyleyenin, otörün, yetkenin) ayrı olduğunu hep hissederiz.


Paul Auster'ın karşılaştırmalı edebiyat okumuş olduğunu öğrendiğimde şaşırmadım: Anlatısındaki "analist"lik de, narsisizmi böyle iyi anlatıyor olması da yorumcu işlerden birini seçtiğinin işaretlerini veriyordu zaten. Hayatın anlaşılamayan kötülüklerine karşı durmanın sağlam yolları bunlar. Psikanalizin, edebiyat eleştirisinin, öykü-masal yazmanın ortak yönleri: Hep biraz dışarda durmak, kendini "içerde" olup bitenlerden muaf tutmak, anlatmak, yorumlamak, üşümemek. Hatta ısınmak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder