13.10.2011

Bir anlatı ne zaman biter?

Bilge Karasu anlatılardan çoğu zaman “yazı” diye söz ederdi. Bir keresinde, birinin başından geçmiş çarpıcı, ilginç, …-tam hatırlamıyorum, işte, nakledilmeye değer- bir olay konuşulurken, şöyle dedi: “Ben öyle şeyleri yazan biri olsaydım, bunu yazardım işte.”

Onun öyle şeyler dediğinin farkına başkaları da işaret etmiştir; hatta “hikâye”yi “öykü”den bununla ayıran bile var.

Mutlak bir ayrım yapılamaz. Gene de, böyle bir nitelik çoğu zaman seçilebiliyor: Olup bitenin, olup bitenlerin anlatıldığı, yalnızca bunların anlatıldığı, dışardan bakmanın emniyetini taşıyan yazılar başka, yazanın -olup biteni nakletmekte olsa bile- kendi yaşantısı çevresinde kurduğu yazılar başka.

Yazanın, yazdığının okunmaya değer olacağı yolundaki hüsnükuruntusu, ikinci türden anlatılarda, daha çok, olaya değil onun kendisine ilişkin imgelerine dayalı. Benim gözümde bir tür iyimserliğe, umuda, beklentiye de işaret ediyor. Hatta, yazı gösterişçi olmadıkça, ne kadar sıradan, ne kadar banal olursa olsun bazen içli olabilen bir ihtiyaca: Bu … hali, bu halimi, ihtiyacımı, ana lisanımdan aldığım hazzı katlayarak iletirsem beni anlayan, okuyup da düşünen olur mu?: Kardeşim var mı? (Ana ile Lisan: Oksimoron? Sözden değil  çok ezgiye –afekte- dayalı ya, işte o sebepten, oksimoron olmayabilir bu tamlama.)

Michael Chabon açıkça söylemiş, “yazmak, arkadaş arıyorum ilanına denk,” diye.  (Bunu okumak bile kendisiyle arkadaş olmama yetti. Çok sık ilan veriyor gerçi, üstüne para alarak bir de.)

Anlatı olanı-olayı nakletmekten ibaret değilse şu soruya ne cevap verelim: Bir anlatı ne zaman biter? Son noktayı koyduran olay örgüsü ya da serüvenin bitişi olmayacaksa ...

Yukardaki anlamlandırma çabasından yola çıktığımda, aklıma ilk gelen, doygunluk. Yazanın doyması. Kana kana da söylese, yudum yudum da, doyasıya söyler.

Tomris Uyar, hikâye “etmeye” değmeyecek olan ama gene de anlatmak etmek istediği yaşantılarını Gündökümleri ‘ne döktü; onlar onun “hikâyeleri”ydi; öykü etmez diye düşündüğü olaylara ilişkin zihin ürünleri –fikir söylediği kadar, hissetmiş olduğunu ifade ettiği de oluyordu ama, asıl ayrım, her neyi yazıyorsa o konuda, o duruma ilişkin, konuşma, söz alma hakkını hissetmiş olmasıydı. Bu, yansız kalmaya, yansız kalabilmiş olmaya, ya da en azından öyle olduğunu farz etmekte olduğuna işaret ediyor, kanımca. Bu dökümlerin her biri, Tomris Uyar bitirdiğinde (anlatma işini bitirince) bitmiş olsa gerek; doyduğunda, yatıştığında, kandığında değil. Öyküleri (eserleri) ise mağrur ve “güzel” metinler olarak duruyor; açlığın apaçıklığını güzellikle telâfi ettiklerinden, mağrur yazılar. (Son kitabının adı bu yoruma yakışıyor; şimdi fark ettim.)

Açlık deyince: En iyi anlatılarından biri, Otuzların Kadını, annesi üzerine. Ondan daha da güzelinde, Son Sanrı’da, gene annesi var. Hanımefendinin tasvirine bakarak, yazarı aç bırakmışlığının olduğunu tahmin ederim.

O. Henry, çevresine açlıkla muhtaçlıkla değil, dikkatle baktığından olsa gerek, uzun bir süre, her hafta, çarpıcı, şaşırtıcı bir olay bulup çıkarmış, nakledecek ya da uyduracak. Kalemi eline aldığında, bütün hikâye kafasında hazır olurmuş. Son cümleyi yazdıktan sonra değişiklik yapmadığı da biliniyor. İlettiği, onun gözünde, sözünün “güzelliğiyle” değil, gözünün keskinliğiyle hak etmiş anlatılmayı. Hikâyenin yalınlığı çoğu iyi okura zevk verir de, o zevk güzelliğin sunduğu hazdan ziyade, yalınlığı gözetmedeki edebin ve keskin zekânın takdirinden gelir. Söz konusu ettiği zaman dilimleri kısadır; her şey birkaç saat, birkaç gün içinde olup biter. Son cümleyi yazdıktan sonra ne yaptığını bilmiyoruz, ama çoğu hikâyesini, üstünden bir kere bile geçmeden gazeteye yetiştirmiş olsa gerek. Pazar günleri basılan bu yazılarını okumamış bile olabilir.

Cortazar’ın yazdığını bitirdikten sonraki okuma töreninin tam tersi: Düzeltme okuması değil; onların hepsi hepsi bittikten, son noktayı koyduktan sonra arkasına yaslanıp, sigarasını yakıp, kendi sözünü dinlediği (sesini ezgisini tekrar yalayıp yuttuğu) haz töreni. Biri, kim, bilmiyorum, Cortazar okumamış olmayı hiç şeftali yememiş olmaya benzetmişti. Yazar şeftaliyi ilk kendisi yiyordu demek; canı bir sigara çekiyordu.

Bilge Karasu, birirktirirdi, bildiğim kadarıyla; onun yazısının asıl öğesi, birikmiş olanı ayıklamak, budamak, temizlemekti. İlk baskısı 1980’de yapılan Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, altmışlarda başlayıp yetmişlerin sonunda bitirmiş olduğu parçalar var. İçeriğin ne kadar zengin olduğunu biz okurlar görüyoruz ama, onun öncelikle, kendi sesine kapılma tehlikesine karşı önlem alması gerekiyordu sanırım; bayağı bir teşhirciliği içtenlik sanıp da -kendi deyişiyle- "insan içine" çıkarmak kendisi için felâket olurdu. Üstelik yazıyla arası biraz soğuyacaktı ki, son dokunuşunu, son silişini parmağını kesermiş gibi hissetmeden tamamlayabilsin. Ömrünün ince ince kesmeye yetmediği ama Füsun Akatlı’ya -ve Metis’e- emanet ettiği yazıların tadına da baktık, ne kadar sıkı olduklarını da gördük; onlar neden bitememişti, artık hiç bilemeyiz.

Sabahattin Ali oyalanmadan bitirip ilerlemiş olsa gerek; romanında aldığı yolu tek tek eserlerin içinde değil, birinden diğerine geçince seçiyorum. İçimizdeki Şeytan’ın Kuyucaklı Yusuf’tan ileride, Kürk Mantolu Madonna’nın ise baş eser olduğunda çoğu kişi anlaşır. (Ben Yusuf’u görür görmez tanımış olsam da “şahsen” çok sevmemiştim; Raif Efendi ise, kibri Yusuf'unkinden aşağı kalmasa da, çoğu kişice, tanınır tanınmaz sevilir. Yazar Madonna’da eriştiği mükemmellikten sonra neyi nasıl yazıp bitirecekti, hiç kestiremiyorum.

Bu yazıyı tekrar tekrar okuyup düzeltmeksizin fırlatmak, içeriğine uygun olacak. Hem de, bunu söyleyince, okur olarak tercih ettiğim türü açık etmemiş olurum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder