24.10.2011

Himaye ile Tahakküm: "Şizofren" "profesör" "hastalığını" ifşa etmiş.

http://www.nytimes.com/2011/10/23/health/23livesside.html?scp=2&sq=schizophrenia&st=cse

“Stigma”nın Türkçe’de aynen kullanıldığı oluyor; “damga” diyen daha çok.

“Stigmatizasyon”dan anlaşılan, fiilin bazen geçişli, bazen geçişsiz hali:

Hassas, savunmasız, incinebilir (sayıdan bağımsız olarak “azınlıkta”) olanın öznel yaşantısıyla ya da haklarıyla ilgilenenler, bunu daha çok, damgalanma anlamında kullanıyorlar; damgalananın tarafından bakarak: Damgalanmak azınlıktakilere ne ifade ediyor, azınlıktakilerce nasıl yaşanıyor…  Azınlık tanımı geniş, örnek çok: Etnik azınlıklar, özürlüler, ruhsal-zihinsel hastalığı olanlar, fiziksel engelliler, kadınlar, eşcinseller… Tanım sabit değil, çünkü ölçüt tutuma -dolayısıyla döneme kültüre- bağımlı, sınır nesnel değil. Meselâ eşcinsellik birçok kültürde sadece sayıca azınlığa işaret ediyor; hassas bir nüfusa değil. Bunun gibi, eskiden evde okulda sol eline vurulup düzgün yazmaya zorlananlar artık çoğu yerde kimsenin dikkatini çekmiyor.

Bakım, özen, ilgi gerektiren kişiler (bakılanlar diyelim) üzerinde iş tanımı ya da sosyal rolü nedeniyle söz sahibi olanlar (bakanlar) ise, “stigmatizasyon”u damgalama diye anlama eğiliminde. Esenliği için çalıştıkları, sorumlusu ve üzerinde yetkili oldukları kişileri, birileri damgalıyor. Bu kulanımın çağrıştırdığı damgalayıcı, genellikle ne bakan ne de bakılandır; başkası olduğu farz edilir. Kimdir peki?
1. Damgalayan kim?
İşi şu ya da bu biçimde stigma konusuna değen bakanlar, bunun her bağlamda olumsuz bir tutum (yanlış, gayriahlâki, zararlı vb) olduğunda hemfikir olsalar gerek; aralarında “damgalama önemsizdir” diyene rastlamadım. Bakanlar damgalamaya karşı, bakılanlar damgalama olgusundan rahatsız ise, bu sorunun kolay bir çözümü olması beklenmez mi? Doğa felâketi değil bu, insan tutumu.
2. Damgalama sorunsalı neden mevcut?
İkisine birden bir –cevap olmasa da-açılım sağlamak için, damgalamanın Dışlama ya da Hor görme kadar temel iki bileşenini hatırlatayım: Tektipleştirme ve Kendinden Farklı Görme. Biri sadece bilgi eksikliğiyle bile kolayca oluşabilen bir tutum; diğeri ise daha karmaşık, çünkü değer-duygu yükü olan bir yaşantıya, bir tutuma karşılık geliyor -olumlu ya da olumsuz: Tiksintiden, kaçınmadan, imrenmeye, hayranlığa, gene örnek çok.
İşte bundan ötürü, bu profesörün bir gün artık şizofrenisini açık etmesinin kendisine de şizofreni üstündeki damganın kalkmasına da hiçbir katkısı olmaz, kanımca. Bu kitabı haber edenlerin damgalama eğilimi meselâ, kitabın ifşaat niteliğine takılmalarından belli. 
“Bakın bu hanım şizofreni hastası olmasına rağmen profesör olmakla kalmamış, bir de bunu ifşa edecek kadar cesurmuş meğer” demenin şunu demekten ne farkı var? "Bir şizofreni hastasının profesör olması haber değeri taşıyacak kadar olağan dışıdır."
Bu haberi, kitabı, damgayı azaltmak için yayıyorlarmış. Profesörlüğün olumlu şizofreninin olumsuz damgalarının koyu olduğu bir kültürde, bu örnek, “tanı konmuş” kişilere ”bakın, çalışırsanız oluyor, çalışın” demeye gelebilir: Öyle ya, aslında ölçütler dizisinden ibaret olan bu tanımın/tanının doğada karşılığı olan bir fenomen (bir "beyin hastalığı", homojen bir bozukluk) olduğu ilan edilegeldiğinden, başarısı-üretimi eksik olan kişi ya tembel olduğuna ya da hastalığın "kötü seyirli" alttürüne yakalanmış olduğuna hükmedecek. "Tanı"nın sağlamlığından, tutarlılığından kuşku duymak, bakılan (stigmayı taşıyan) için o kadar da kolay değil.   
Bakanlardan biri olarak, böyle saçma girişimlerdense, şizofreni tanımı sorunlu hatalı vs olabilir mi diye düşünmeyi tercih ederim.

...
Düşündüm: Sorunlu, hatalı, teknik ve etik kusuru çok. Bütün tanılardan daha çok. 
Himaye ile tahaküm, bakanlığın özel çaba gösterilmedikçe ayrılması güç iki özelliği.

16.10.2011

Tasnif takıntısı

Anlatı tanımına tasnifine ilişkin yazılardan sonra aklıma takılanlar

Tasnife ve sadeleştirmeye modernizmin karakteristiği (aha: "karakterizasyon", gene! Başlayınca durmuyor mu?) temizlik takıntısı gözüyle bakıp hor gören de var, yücelten de.

Alexandra Harris, "Romantic Moderns"ın bir bölümünde mimarideki sadelik gayretinden söz ediyor.

http://www.guardian.co.uk/books/2010/dec/05/romantic-moderns-alexandra-harris-review

Wells Coates'un 1930'larda tasarladığı minimalist apartman daireleri:

Lawn Road Flats (Hampstead, Londra):


Şuradan bakınca başka resimleri görülebilir:


Burada kim idare etmekle kalmayıp rahat eder, ilginç. (Soru retorik değil.) "Ispartalı tarzı disiplini çağrıştırıyor" diyen olmuş, "yarayışlı çalışma" diyen, güzel bulan...

Modernizmi şöyle anlamak ya da böyle anlamak: Modernizmden çok onu yorumlayana ilişkin bilgi veriyor. Karmaşık, öznellikten kurtuluşu olmayan her konu başlığı için böyle ... gibi ... ?

Anlatı tasnifimin boş laf olduğunu düşünmeye başlayınca dedim ki: Mantıktan, matematikten, basit fizikten uzak yerlerde edilen her söz, olgulardan, vakıalardan çok, sahibine ilişkin bilgi iletiyor.

"2a=32b" görünce üstünü çizip "a=16b" yazmak, hesap yapanın işini kolaylaştırır da, herkes o kolaylığa muhtaç mı bakalım.

Yeri gelmişken: Harris zeki ve/ama çalışıyor.


Harris ya da Coates 2a=32b gördüklerinde ya da düşündüklerinde ne yapıyorlar acaba? Kendilerine çocukken cebren çok iş yaptırıldı mı? Coates'un görkemle derdi var mıydı?

Öğrenirsem karakterlerini karakterize edeceğim.

13.10.2011

Bir anlatı ne zaman biter?

Bilge Karasu anlatılardan çoğu zaman “yazı” diye söz ederdi. Bir keresinde, birinin başından geçmiş çarpıcı, ilginç, …-tam hatırlamıyorum, işte, nakledilmeye değer- bir olay konuşulurken, şöyle dedi: “Ben öyle şeyleri yazan biri olsaydım, bunu yazardım işte.”

Onun öyle şeyler dediğinin farkına başkaları da işaret etmiştir; hatta “hikâye”yi “öykü”den bununla ayıran bile var.

Mutlak bir ayrım yapılamaz. Gene de, böyle bir nitelik çoğu zaman seçilebiliyor: Olup bitenin, olup bitenlerin anlatıldığı, yalnızca bunların anlatıldığı, dışardan bakmanın emniyetini taşıyan yazılar başka, yazanın -olup biteni nakletmekte olsa bile- kendi yaşantısı çevresinde kurduğu yazılar başka.

Yazanın, yazdığının okunmaya değer olacağı yolundaki hüsnükuruntusu, ikinci türden anlatılarda, daha çok, olaya değil onun kendisine ilişkin imgelerine dayalı. Benim gözümde bir tür iyimserliğe, umuda, beklentiye de işaret ediyor. Hatta, yazı gösterişçi olmadıkça, ne kadar sıradan, ne kadar banal olursa olsun bazen içli olabilen bir ihtiyaca: Bu … hali, bu halimi, ihtiyacımı, ana lisanımdan aldığım hazzı katlayarak iletirsem beni anlayan, okuyup da düşünen olur mu?: Kardeşim var mı? (Ana ile Lisan: Oksimoron? Sözden değil  çok ezgiye –afekte- dayalı ya, işte o sebepten, oksimoron olmayabilir bu tamlama.)

Michael Chabon açıkça söylemiş, “yazmak, arkadaş arıyorum ilanına denk,” diye.  (Bunu okumak bile kendisiyle arkadaş olmama yetti. Çok sık ilan veriyor gerçi, üstüne para alarak bir de.)

Anlatı olanı-olayı nakletmekten ibaret değilse şu soruya ne cevap verelim: Bir anlatı ne zaman biter? Son noktayı koyduran olay örgüsü ya da serüvenin bitişi olmayacaksa ...

Yukardaki anlamlandırma çabasından yola çıktığımda, aklıma ilk gelen, doygunluk. Yazanın doyması. Kana kana da söylese, yudum yudum da, doyasıya söyler.

Tomris Uyar, hikâye “etmeye” değmeyecek olan ama gene de anlatmak etmek istediği yaşantılarını Gündökümleri ‘ne döktü; onlar onun “hikâyeleri”ydi; öykü etmez diye düşündüğü olaylara ilişkin zihin ürünleri –fikir söylediği kadar, hissetmiş olduğunu ifade ettiği de oluyordu ama, asıl ayrım, her neyi yazıyorsa o konuda, o duruma ilişkin, konuşma, söz alma hakkını hissetmiş olmasıydı. Bu, yansız kalmaya, yansız kalabilmiş olmaya, ya da en azından öyle olduğunu farz etmekte olduğuna işaret ediyor, kanımca. Bu dökümlerin her biri, Tomris Uyar bitirdiğinde (anlatma işini bitirince) bitmiş olsa gerek; doyduğunda, yatıştığında, kandığında değil. Öyküleri (eserleri) ise mağrur ve “güzel” metinler olarak duruyor; açlığın apaçıklığını güzellikle telâfi ettiklerinden, mağrur yazılar. (Son kitabının adı bu yoruma yakışıyor; şimdi fark ettim.)

Açlık deyince: En iyi anlatılarından biri, Otuzların Kadını, annesi üzerine. Ondan daha da güzelinde, Son Sanrı’da, gene annesi var. Hanımefendinin tasvirine bakarak, yazarı aç bırakmışlığının olduğunu tahmin ederim.

O. Henry, çevresine açlıkla muhtaçlıkla değil, dikkatle baktığından olsa gerek, uzun bir süre, her hafta, çarpıcı, şaşırtıcı bir olay bulup çıkarmış, nakledecek ya da uyduracak. Kalemi eline aldığında, bütün hikâye kafasında hazır olurmuş. Son cümleyi yazdıktan sonra değişiklik yapmadığı da biliniyor. İlettiği, onun gözünde, sözünün “güzelliğiyle” değil, gözünün keskinliğiyle hak etmiş anlatılmayı. Hikâyenin yalınlığı çoğu iyi okura zevk verir de, o zevk güzelliğin sunduğu hazdan ziyade, yalınlığı gözetmedeki edebin ve keskin zekânın takdirinden gelir. Söz konusu ettiği zaman dilimleri kısadır; her şey birkaç saat, birkaç gün içinde olup biter. Son cümleyi yazdıktan sonra ne yaptığını bilmiyoruz, ama çoğu hikâyesini, üstünden bir kere bile geçmeden gazeteye yetiştirmiş olsa gerek. Pazar günleri basılan bu yazılarını okumamış bile olabilir.

Cortazar’ın yazdığını bitirdikten sonraki okuma töreninin tam tersi: Düzeltme okuması değil; onların hepsi hepsi bittikten, son noktayı koyduktan sonra arkasına yaslanıp, sigarasını yakıp, kendi sözünü dinlediği (sesini ezgisini tekrar yalayıp yuttuğu) haz töreni. Biri, kim, bilmiyorum, Cortazar okumamış olmayı hiç şeftali yememiş olmaya benzetmişti. Yazar şeftaliyi ilk kendisi yiyordu demek; canı bir sigara çekiyordu.

Bilge Karasu, birirktirirdi, bildiğim kadarıyla; onun yazısının asıl öğesi, birikmiş olanı ayıklamak, budamak, temizlemekti. İlk baskısı 1980’de yapılan Göçmüş Kediler Bahçesi’nde, altmışlarda başlayıp yetmişlerin sonunda bitirmiş olduğu parçalar var. İçeriğin ne kadar zengin olduğunu biz okurlar görüyoruz ama, onun öncelikle, kendi sesine kapılma tehlikesine karşı önlem alması gerekiyordu sanırım; bayağı bir teşhirciliği içtenlik sanıp da -kendi deyişiyle- "insan içine" çıkarmak kendisi için felâket olurdu. Üstelik yazıyla arası biraz soğuyacaktı ki, son dokunuşunu, son silişini parmağını kesermiş gibi hissetmeden tamamlayabilsin. Ömrünün ince ince kesmeye yetmediği ama Füsun Akatlı’ya -ve Metis’e- emanet ettiği yazıların tadına da baktık, ne kadar sıkı olduklarını da gördük; onlar neden bitememişti, artık hiç bilemeyiz.

Sabahattin Ali oyalanmadan bitirip ilerlemiş olsa gerek; romanında aldığı yolu tek tek eserlerin içinde değil, birinden diğerine geçince seçiyorum. İçimizdeki Şeytan’ın Kuyucaklı Yusuf’tan ileride, Kürk Mantolu Madonna’nın ise baş eser olduğunda çoğu kişi anlaşır. (Ben Yusuf’u görür görmez tanımış olsam da “şahsen” çok sevmemiştim; Raif Efendi ise, kibri Yusuf'unkinden aşağı kalmasa da, çoğu kişice, tanınır tanınmaz sevilir. Yazar Madonna’da eriştiği mükemmellikten sonra neyi nasıl yazıp bitirecekti, hiç kestiremiyorum.

Bu yazıyı tekrar tekrar okuyup düzeltmeksizin fırlatmak, içeriğine uygun olacak. Hem de, bunu söyleyince, okur olarak tercih ettiğim türü açık etmemiş olurum.

7.10.2011

Tarikat gibi olan bilim sanat akımlarının okullarının (ekollerinin) ortak özellikleri

1. İçreklik

2. Talebe takipçi ya da müritlerinin ülküsü olan bir liderin varlığı –Çoğu zaman yaratıcılığı ya da donanımı ortalamanın üstünde oluyor; bilgelik gösterebileni var, gösteremeyeni var.

3. Liderin özgün sözünü kavrayanların kavrayamayanlardan az olması

4. Benzerleriyle karşılıklı tercümesinden kazançlı çıkılabileceği halde tercümesinden kaçınılan ve -ülkü-bozma korkusuyla- dokunulmaz sayılan jargon. Kutsal kelâmın edildiği-yazıldığı-esirgendiği bazı lisanlarda sözcüklere “terim” deniyor.

5.10.2011

"The Graveyard Book": Kadim yol hikâyesi

Neil Gaiman'ın Mezarlık Kitabı, kadim yol hikâyesine, Odyssea'ya sadık:

Nobody Owens'ın yerin üstünde yeri yok, hayatı ölülerden öğreniyor.

Telemachos gibi babasız.

Yol göstereni Silas, yerin altında da üstünde de mevcut olabiliyor, ama iki tarafta da geride durmaya alışmış (ölü-dede bilgeliğini de diri-baba gücünü de teşhir etmiyor): Mentor.

Yerin üstüne çıkmanın, "hayatta yer edinmenin" bedeli, ayrılık: Çocukluğa, ana babaya, çıraklığa, Silas'a veda, sonra da yukarının, dışarının sıradanlığını hazmedip yürümek.

Neil Gaiman tanıdık karakterleri yıllar sonra tekrar konuşmaya ikna etmiş. Tatlı dili biri zaten; bizi de, ne diyeceğini tahmin etsek bile 300 küsur sayfasının başında dikiyor.

http://www.ilknokta.com/urun/96572/Mezarlik-Kitabi.html

http://www.goodreads.com/book/show/2213661.The_Graveyard_Book

2.10.2011

AKP'yi Neyçır'a havale etmek

TÜBA devlet dairesi olsun istemem ama, bunun Nature'daki bir başyazının başlığında "Tam Türk işi darbe" diye nitelenmesinden hiç hoşlanmadım.

http://www.nature.com/nature/journal/v477/n7363/full/477131a.html

Dünyadaki bütün bilimciler birleşelim, Türkiye'nin TÜBA'sını Türklerin darbeci zihniyetine karşı savunalım

demeye gelmiyorsa,

Biz bilime inancı tam bilimciler, bu AKP'yi ... şeye... Doğa'ya havale ediyoruz

demeye geliyor.

İlki ise derim ki: Ellerini yüzlerini yıkayıp, yazdıklarını yüksek sesle bir okusalar...

İkincisi ise: Nature'a havale mi olur? Bilimin kibirli fetihçiliğini, delikanlılığını, şikayetçilik bile bozar, nerde kalmış tevekkülle havale etmek... Yazacak bulgunuz yok mu?

1.10.2011

Hesapsız mırıldanma, Kurup anlatma: Orhan Pamuk

Orhan Pamuk'un Schiller'in "naive-sentimentalische" ayrımından yola çıkarak ... kurduğu konuşma metni, hesapsız mırıldanma ile kurup anlatma karşıtlığı (ya da iç içeliği) üzerine kurulu.


Bu Çeviri Günü'nde kitabın başlığı olarak düşündüğümü yazayım; Saf ve Düşünceli Romancı, kastedileni karşılamıyor: Hem Söyleyiveren Hem Kurgulayan Romancı


Paul Auster'ın ... yazıları, yıllar önce bana öykü-roman, kurgu- kişisel yaşantı ayrımlarını, bunların silikliğini düşündürmüştü; aynı ikiliğimsinin başka sözlerle başka bağlamlarda ifadeleri gibi bunlar.


Paul Auster'ın parlak kazaları

Cem Atbaşoğlu

VİRGÜL 5Şubat 1998, s. 51-53



Paul Auster sekizinci romanını bitirdi, dokuzuncuyu yazıyormuş. Uzun anlatısı dallanıp budaklanıyor. Bence Paul Auster, uzun bir anlatı yazıyor.


Anlatıları sınıflandırmak zorunda kalsam, öykü-roman yerine, yazarın başkalarından ya da kendisinden yola çıktığı metinler diye ayırmayı tercih ederim. İlk küme daha çok romanla, ikincisi de öyküyle örtüşüyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Başkaları okusun diye yazılmış bütün metinlerin itici güçlerini bir tür teşhircilikten aldıkları doğrudur ama, teşhir, çıplaklık, bazı anlatılarda daha belirleyicidir. Yazar, başkalarının hikâyelerini anlatırken bile kendisini biraz açar; anlattığı "başkaları", -metinde her zaman açıkça bildirmese de- aslında sıkı sıkıya bağlı olduğu kişilerdir: Yola çıktığı nokta, kendisidir. (Bir de, ketum metinler var; yazarın kendisinden yola çıktığı açık olmadığı gibi, anlattığı ile kendisi arasındaki bağlar da kolay kolay anlaşılmaz. Onlar da ikinci kümeye daha uygun; çünkü ketumlukları, tam da teşhirciliğe yönelik bir savunma gibi.)